Dünyanın yapısökümünü nasıl gerçekleştiririz?

Duyduğunuz, okuduğunuz, izlediğiniz her şeye inanmayın. Kültüre dair verilere dayanılarak edinilmiş fikirleri delip geçmek için Jacques Derrida gibi düşünmeyi deneyin.

Çevrimen: İdil Atabinen

Editör: Zeynep İlayda Özer

Sayfa Düzeni: Erhan Köş

Dünyanın yapısökümünü nasıl gerçekleştiririz?

Duyduğunuz, okuduğunuz, izlediğiniz her şeye inanmayın. Kültüre dair verilere dayanılarak edinilmiş fikirleri delip geçmek için Jacques Derrida gibi düşünmeyi deneyin.

Çevirmen: İdil Atabinen
Editör: Zeynep İlayda Özer
Tasarım: Erhan Köş

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
Share on telegram

İdil Atabinen, Yeditepe Üniversitesi’nde Psikoloji lisansından sonra İstanbul Üniversitesi’nde sosyal psikoloji yüksek lisansı yaptı ancak uzmanlığı söylem çalışmaları ve sosyal inşacılık üzerine. Kimliklerin konuşmada inşasını mekan siyaseti üzerinden çalıştığı bir tezi var. Toplumsal cinsiyet, duygulanım, mekan, kent, politika, sosyal bilim epistemolojisi ve eleştirel sosyal teori üzerine okuyor, yazıyor veya çeviriyor. Birey-gündelik hayat-makro yapıların üçlü ilişkisine odaklanmayı, sinema ve edebiyatta modern insanın çilesini görmeyi seviyor. Eğitimine kültürel çalışmalar alanında devam etmeyi düşünüyor.

Zeynep İlayda Özer, Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi. Seslendirme, edebiyat ve fotoğrafçılıkla ilgileniyor.

 2700 kelime

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
Share on telegram

Bilinmesi Gerekenler

Felsefe tarihinde Jacques Derrida (1930-2004) kadar birbirine zıt görüşleri üstüne çeken çok az düşünür vardır. Bir kısım için Derrida 20. yüzyılın en iyi filozoflarındandır; felsefi ve edebi metinlere yönelik muazzam analizleriyle temel görüşleri ters yüz etmiştir. Bir kısım içinse o bir şarlatandır: The Times’da yayınlanan bir mektupla Cambridge Üniversitesi’nden verilen fahri doktorasına karşı çıkılmış, çalışmaları yeteri kadar anlaşılır ve titiz olmamakla eleştirilmiştir. Mektubu yazanlar Derrida’nın çalışmalarının kelime oyunları ve esprilerle dolu olmasından ve Fransız felsefesini gülünç duruma düşürmesinden duydukları rahatsızlıklarını belirtmişlerdir.

Yakışıklı, karizmatik ve pipocu Derrida, Fransız bir filozofun sahip olması gereken her şeye sahipti. Hakkında pop şarkıları yazılmış, kendisinin de oynadığı filmler yapılmış, aforizmaları tişörtler ve kahve bardakları üstüne basılmıştı: “Metnin dışında hiçbir şey yoktur”, “Numara yapmak için o şey neyse yaparım. Böylece sadece numara yapıyormuş gibi yapmış olurum”, “Şırınga olabilen bir kalem hayal ediyorum”.

15 Temmuz 1930’da Cezayir’de doğmuştu, gerçek ismi aslında Jackie’ydi -Charlie Chaplin hayranı olan anne babası, Çocuk filminin yıldızı Jackie Coogan’ın ismini vermişlerdi ona. Yahudi, Fransız, Cezayirli… Derrida dokunduğu her şeye bu çoklu kimliklerinin karmaşıklığını taşımak için uğraştı. Derrida gibi düşünmek kimliğimiz ve konuştuğumuz dil gibi en çok kanıksadığımız şeylerin içini açıp keşfedilmemiş varsayımları, tutarsızlıkları ve boşlukları görmeyi gerektirir. Derrida gibi düşünmek, yalnızca felsefe ve edebiyata değil sanata, dine, politikaya, hatta kendimize dair ayrıntılı okumalar yapmak gibidir.

1967’de Derrida felsefeye yeni bir kavram kazandırdı: yapısöküm. Basitçe anlatmak gerekirse -ki bu kavram hiç bu şekilde anlatılmaz, hele Derrida tarafından asla- bu kavramın arkasındaki fikir bir şey eğer inşa edilip bir yapı haline gelebiliyorsa bu şeyin aynı zamanda sökülebilen bir yapısı olduğudur. Bu pratik sandalye, araba, ev gibi dünyevi cisimlere de uygulanabilir hakikat, adalet, Tanrı gibi soyut kavramlara da. Doğal olarak kanıksadığımız bu “şeyler” aslında kültürel olarak inşa edilmişlerdir. Tanrı vardır veya yoktur -yapısökümde bu konuya dair fikir yürütülmez- ama bizim bildiğimiz ‘Tanrı’ kültürel olarak inşa edilmiş bir kavramdır. Fikirleri tartışmalı olan bir diğer filozof Ludwig Wittgenstein da der ki; eğer Tanrı kelimesinin anlamını merak ediyorsanız nasıl kullanıldığına bakın.

En önemlisi, yapısöküm yıkmak demek değildir. İşin sonunda o cisim veya kavram hâlâ oradadır. Hatta Derrida için ilgi çekici olan şey birçok faktörün bir araya gelerek bir şey meydana getirmesi değil, yapının son halinin kendisidir. Yani, herhangi bir kavramın tutarlı ve süreğen bir şey olduğu inancıdır. Düşünmek eylemi bizi bir kelimenin, kavramın veya metnin tek ve sabit bir anlamı olduğuna ve bu anlamın saf, hakiki, kendi kendine yani doğal olarak meydana gelmiş ancak kültürel olarak inşa edilmemiş olduğuna inandırır. Derrida tutarlılığın hakikatin bir ölçütü olduğu inancına “mevcudiyet metafiziği” der.

Bir metnin “inşa edilmişliğinin” hem çok bariz hem de kolayca unutulan edebiyat ve sanat gibi alanlarda Derrida’nın çok büyük etkisi olmuştur. Genel olarak hepimiz bir kitap, film ya da televizyon programıyla karşılaştığımızda ondan şüphe duymamaya alışmışızdır. Derrida için bir metne bu şekilde yaklaşmak da mümkündür, ancak karşılaştığımız her neyse onun doğal yollardan olageldiğini düşünmek hatasına düşmemeliyiz. Tam tersi, o şeyin keyfini çıkardıktan sonra, gerçekten neler olduğunu görmek için kendi pipomuzu yakıp şırınga kalemimizin ucunu sivriltip o şeyi yapısökümüne uğratıp işin aslının ne olduğuna bakmanın zamanı gelmiştir.

Etraflıca Düşünün

Öncelikle rahatlayın, bütün yerleşmiş görüşleri alaşağı etmek üzeresiniz!

Kapınızı kapatmakla başlayın. Derrida da bütün çalışmalarını evinin üst katındaki çalışma odasında binlerce kitapla çevrelenmiş halde üretmişti. (Bir röportajında bu kitapların hepsini okuyup okumadığı sorulduğunda gülerek: “Hayır, sadece üç veya dört tanesini okudum. Ama onları da öyle böyle okumadım” demiştir). Pijamalarınızı çıkarıp üstünüzü değiştirmiş de olabilirsiniz, değiştirmemiş de. Derrida uyanır uyanmaz sabah ilk iş pijamalarıyla çalışma odasına çıkarmış, sabah kahvesini içtikten sonra tabii. Sizin de bir pipoya ihtiyacınız olacak, yakıp yakmamak size kalmış. Yakmıyorsanız da düşüncelere dalarken çiğneyebileceğiniz bir şeyiniz olur.

Sonrasında yapısökümüne uğratacak bir şeye ihtiyacınız olacak

Bu her şey olabilir. Yapısökümünün temelinde her metnin bir yapısöküm nesnesi olabileceği fikri yatmaktadır. Bir şiir. Bir tren tarifesi. Alışveriş listesi. Edmund Husserl’in Ideas Pertaining to a Pure Phenomenology and to a Phenomenological Philosophy – First Book: General Introduction to a Pure Phenomenology (1913) kitabı. Dan Brown’ın Da Vinci’nin Şifresi kitabı. İncil. Gazete. Bu makale.

Ya da daha az kelimeli bir şey isterseniz internetten bir şeyler izleyebilirsiniz, Radyo veya bir podcast dinleyebilirsiniz. Duvara bir bardak koyup kulağınızı yapıştırarak yandakilerin konuşmalarını dinleyebilirsiniz. Pijamalarıyla oturan Derrida için tüm bunlar birer metindir. Hepsi çeşitli şekillerde analiz edilebilir. Hepsinin yapısökümü mümkündür.

Yapısöküme başlayın

Nasıl mı? Öncelikle o metne dair görüşlerin ne olduğunu bilmekte yarar var. Örneğin herkes Bay Smith Washington’a Gidiyor (1939), Kayıp Balık Nemo (2003), Sevginin Bağladıkları (1993) filmlerinin yürek ısıtan aile filmleri olduklarına kanaat getirmiştir. Çorak Ülke (1922) insanlık durumuna dair zor bir şiirdir. Downton Abbey (2010-15) İngiltere’nin (daha iyi olduğu) eski zamanlarını anlatır.

Geleneksel felsefe terimlerinde bu konsensüse doxa (ortodoks kelimesinin kökü buradan gelir) denir ve karşısına episteme (bilgi) terimi yerleştirilir. Yunan felsefesinden beri bu iki kavram birbirine hep zıt ele alınmıştır. Yapısökümcü düşünme, kabul edilen doğruları sorgulamayı ve bununla da kalmayıp bu doğruların kime hizmet ettiğini sormayı gerektirir. Bu doğrular çok düşünmemenin veya sahici bir fikir birliğinin sonucu olup tehlikesiz de olabilirler, habis de.

O vakit, piponuzu yakarken (yakmasanız da olur) düşünülecek ilk şey bu metinlerin neden bu şekilde kabul edildiği, neden bu şekilde düşünmenin doxa olduğudur. Bu değerlendirme ne kadar doğrudur? Örneğin Çorak Ülke’de ele alınan insanlık durumuna bakalım. Kimin insanlık durumu? Şiirdeki betimlemeler tüm kültürlere uyarlanabilir mi? Tüm cinsiyetlere? Hayırsa, neden hayır? Eğer kısmen uyarlanabiliyorsa neden kısmen, evrensel olmasının önündeki engeller nedir ve bu engeller bize ne söyler? Derrida’ya göre doxa tek bir yorumlamadan ibarettir ve baskın görüş olmasının sebebi illa ki “daha doğru” olmasından kaynaklanmak zorunda değildir.

Mesela Downton Abbey’i ele alın. Lütfen!

 Aslında Derrida için bir metnin yüzde yüz doğru değerlendirilmesi diye bir şey yoktur. Bir değerlendirmenin diğerlerinden daha baskın olması metne dair bir şey söylemez, bu daha çok metnin etrafındaki koşullarla ilgili bir durumdur. Downton Abbey İngiltere tarihinin belli bir bölümünün anlatımı gibi pazarlanır ve anlattıklarının gerçek olduğunu iddia eder. Bu tarz bir anlatı içine neyi dâhil edilip neyin dışarıda bırakılacağına dair birçok kararı barındırmak durumundadır. Bu yüzden, “yaşananlar tam da anlattığımız gibiydi” denmesi yanlıştır; bu yapısökümüne uğratılabilir.

Mesela, bu dizinin övülme sebebi sadece aristokratları değil hizmetli sınıfını da göstermesidir. Patronlarınınkiyle beraber onların duygusal yolculuklarını ve melodramlarını da izleriz ve sınıf farkına rağmen insanların özünde ne kadar aynı olduklarını görüp kederli bir şekilde gülümsemekten kendimizi alamayız. Böylelikle aristokratlar ve hizmetçiler birlikte “insanlaştırılmış” olurlar.

Aslında, iki sınıf arasındaki ilişki tamamen sömürüye dayalı bir ilişkiydi. Tarihçi Margaret MacMillan de anlatır ki¹ bu dönemde hizmetçilerin üstlerinde ne temiz kıyafetler vardı ne de karınları tam olarak doyardı. Sabah beşten gece karanlığına kadar çalışırlardı ama tüm bunlar, insana ‘iyi hissettiren’ bir dizide göstermek için uygunsuz gerçeklerdir. Bunun yerine, toprak sahibi soylu sınıf ile köle sınıfının insanlıkları öne çıkarılarak sınıf sisteminin kendisi katı bir şekilde dayatılan bir itaat yapısından ziyade tesadüf eseri gibi gösterilmiştir.

Ayrıca, bu sevimli aristokratların olduğu bu dizinin şu zamanda ortaya çıkması bir tesadüf mü? Bu kime fayda sağlamıştır? Hiç şüphesiz şu an İngiltere’de ırk, imtiyaz, cinsiyet ve İngiliz olmak etrafında yaşanan bir kültür savaşı sürmekte. Bu konuların tartışılmadığı bir programın yapılması ve popülerliği o kültür savaşının bir parçası olabilir mi? Dizinin tüm bunlardan kaçması, tam olarak tehdit altındaki normların pekiştirilmesi olamaz mı?

Zıtlıkları bulup çıkarın

Sonraki adımda metinde birbiriyle uyuşmayan şeyleri ve aslında olup bitenle metnin gösterdikleri arasındaki farklılıkları, hatta karşıtlıkları bulun. Hollywood filmleri bunun için biçilmiş kaftandır. Örneğin, “Beyaz kurtarıcı” anlatısı bize artık epey tanıdık gelen bir şey. Irksal önyargıları işleyeceğini söyleyip hikâyelerini anlatırken bu önyargıların tıpatıp aynılarını kullanan filmlerde Beyaz baş kahraman bir keşif macerasına çıkar; ezilen karakterlerse filmin en başta eleştirir gibi göründüğü nesneleştirmeye yenik düşer. Beyazlık normdur, ötekilik bunun üzerinden anlatılır. Bunları fark etmemek üzere eğitilmişizdir ama Derrida’nın düşünme girişimleri bizi metnin içindeki gerilimi, asıl olayın nasıl yapıldığını görmeye alıştırır.

O zaman Derrida gibi düşünmek demek bu zıtlıkları bulup çıkarmak ve ne anlama gelebileceklerini düşünmek demektir. Derrida bunun aynısını, Marx’ın Hayaletleri (1993) kitabında Karl Marx için yapmıştır. Marksist düşünce, varlığın materyalist kavramsallaştırmasını önceler. Bilincimiz de dahil, her şeyin materyal şeyler (emek, çalışma koşulları, sınıf vb.) üzerinden açıklanabileceğini öne sürer. Ancak Derrida, yapısöküm aracılığıyla Marx’ın yazılarında materyal olarak bulunmayanın varlığını keşfeder: hayaletler, ruhlar, hortlaklar. Komunist Manifesto’nun (1848) ilk cümlesinde bunu görürüz- “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor komünizmin hayaleti”- aynı zamanda, Marx’ın William Shakespeare’i kullanışında ve parayı toplumun içinde bir hayalet gibi dolaşan gizli güç olarak ele alışında da görürüz.

Aykırı bir okuma yapıyorsunuz

Derrida bu tarz okumayı aykırı bir okuma olarak görür. Bir metin alın, o metnin savunur göründüğü düşünceyi bulun ve bunun tam tersine bakın. Hegel hayatın karmaşasıyla lekelenmemiş ruha dair yazmıştı, Derrida Hegel’in aileye dair görüşlerini araştırdı. Husserl dış dünyayı tanımlayarak öznelliğe dair yazmıştı, Derrida Husserl’in Tanrı’ya başvurduğu anları bulup çıkardı. Bu ana metni veya düşünceyi ortadan kaldırmaz; sadece onu sorunsallaştırır, içindeki sınırları bulur. Bir bakıma bütün metinlere şüpheyle yaklaşmalıyız, ki Derrida için bu bir “konukseverlik” davranışıdır. Bir metni bu kadar içine girerek okumak; ona ciddiyetle yaklaşmak, ne anlattığını gerçekten anlamaya çalışmak demektir.  

Bu aykırı okuma zıtlıkların keşfinden daha ince bir iş de olabilir. Tüm okumalar aslında birer yorum olduklarından kişi elindeki metnin ne çok farklı şekillerde ele alınabileceğini keşfeder. İkinci pipomuzu yakarken düşünürüz, Çorak Ülke’ye queer teori içinden bakarsak ne olur peki? Marvel filmlerinde ırkın yeri nedir? İncil’de ekonomiye dair neler var?

Tüm bunlar Derrida’yı feminizm, postkolonyal çalışmalar ve queer teori gibi alanlarda etkili bir düşünür yapmıştır. Derrida hepimizi en kökten fikirlerimizi -en çok da özellikle tartışmaya en kapalı olanları- sorgulamaya çağırır. Sigmund Freud’un bastırma (ve bastırılanın dönüşü) ile anlatmak istediği gibi emin olduklarımız toplumumuzdaki ve inançlarımızdaki yarıkları gösteren en etkili noktalardır aslında. Kültürel önyargılarımızı en doğal olarak gördüğümüz anlar genellikle onların en sallantıda olduğu anlardır.

Ama, bu anarşidir…

Bazı eleştirmenler Derridacı düşünmeyi her yoruma izin verdiği, daha kötüsü, her yorumlamanın eşit derecede geçerli olduğunu söylediği için eleştirirler. İlki doğru olabilir ama ikincisi yanlış. Derrida bazı metin okumalarının diğerlerinden daha geçerli olduğunun altını çizmiştir. Leo Tolstoy’un romanlarını, farz-ı misal, modern dans üzerinden yorumlamak illa ki yanlış bir fikir değildir ancak sonuç büyük ihtimalle önemsiz veya etkisiz olacaktır. Bazı Derrida eleştirmenleri ve Derridacılar yapısökümün bu herkese açık tarzını tartışmışlardır. Ancak herhangi başka bir felsefi düşüncenin de sınırlarını zorlasanız aynı saçmalıkla karşılaşırsınız. Derrida da kendi işlerinin yanlış kullanımına ve yanlış anlaşılmasına eleştirmenlerin duyduğu rahatsızlığı duyardı -duymuştu da-. Anarşist bir pratikten çok Derrida’nın söylediği şey eldeki metnin yakın okumasını yapmaktı ve her şeyde olduğu gibi burada da bir şeye ne kadar yakından bakarsanız çatlaklarını o denli fazla görürsünüz.

Yazarın dediğini dinlemeyin

Son olarak -ve tabii artık üzerinizi değiştirip bir şeyler yeme zamanı da gelmiştir- Derrida gibi düşünmek kendi analizine güvenmek demektir; özellikle de bu analiz yazarın gösterdiği ile çelişiyorsa. Derrida için yazarın kendi eserine dair fikri okuyucunun fikrinden daha üstün değildir. Burada yine Freud’a atıf yapılabilir. Terapi sırasında hastalar kendi gerçeklerini sadece kullandıkları kelimelerde değil, kullanmadıkları kelimelerde, kekelemelerinde, tekrarlarında, gülüp geçiştirdikleri şeylerde ve kendileriyle çeliştikleri yerlerde açığa çıkarırlar. “Ben”in bütün ve tutarlı olması bir irade eylemidir. Derrida’ya göre metin için de aynısı geçerlidir.

Bu Neden Önemli?

Yapısökümle ilgilenmenin önündeki engellerden biri Derrida’nın göz korkutan yazım tarzıdır. Kelimeler ve kavramların kesinlik belirttikleri ölçüde şüphe uyandırmaları gerektiğini söyleyen biri olarak kendi yazım tarzında da basit bildirim cümlelerinden ve tanımlardan kaçınmıştır. Dediği gibi “Tırnak işaretleri bir kere görünmeyi talep ettiler mi ne zaman duracaklarını bilemezler.” Yapısökümün kurucu metni Gramatoloji Üzerine (1967) tüm dilleri ve dil sistemlerini, tarihi ve edebiyatı kapsayan enfes bir kitaptır.² Kitap, konuşmanın yazmaya üstün tutulması argümanından yola çıkarak kullandığımız, düşünce ve ruha yorduğumuz kafamızın içindekiler de dahil olmak üzere tüm kelime ve kavramların bizi çevreleyen kültürden miras kaldığına dikkat çeker.

Yapısöküm tekniğini öğrenmenin en doğru yollarından biri Derrida’dan etkilenen veya onu önceleyen (inşa edilmişliğine dikkat çeken) eserleri okumaktır. Edebiyat alanında, James Joyce’un Ulysses (1922) kitabı bu tür eserlerden biridir. Gazete haberi gibi yazılan bölümlerden sadece diyalog içerenlere kadar türler arasında geçiş yaparak tarzını ön plana çıkaran bu eser, Derrida için de önemli metinlerden biri olmuştur. Biraz daha günümüze gelirsek, Gerald Murnane’nin Landscape with Landscape (1985) kitabı okuyucularına bir roman okuduklarını ve hikâyede kaybolamayacaklarını sürekli hatırlatır. Murnane gibi bir yazar eğer sokakta yürüyen bir adamı anlatıyorsa istediği en son şey sizin sokakta yürüyen bir adamı gözünüzde canlandırmanız olacaktır.

Sinema alanında, İranlı yönetmen Abbas Kiarostami’nin eserleri meydana gelişlerini belli etmeleri açısından büyüleyicidir. Bir film yapmak üzerine olan Zeytin Ağaçları Altında (1994) filmi “Yönetmeni oynayan aktörüm”  cümlesiyle başlar. Britanya Film Enstitüsü tarafından tüm zamanların en iyi 50 filmi arasına sokulan Yakın Plan (1990) ise, yönetmen Mohsen Makhmalbaf olduğunu söyleyen bir adamın gerçek hikâyesini anlatır ve başrollerde iki karakteri de kendileri oynarlar. Kiarostami’nin kendisi de bir yerde taklitçiye sorular sormak için filme müdahale eder. İnternette Kiarostami’nin tüm filmlerini bulmanız mümkün.

Müzik alanında ise Derrida’nın çalışmaları hauntology (ontoloji kelimesini andıran bir kelime oyunudur)³ adında yepyeni bir türü ortaya çıkarmıştır. Ontoloji, var olan üzerine yürütülen felsefi bir sorgulamadır. Hauntology ise olmayanın araştırılmasıdır. Kayıp gelecekler, uzak geçmişler, gerçekliğimizdeki kapanmayan boşluklar ve yarıklar. Hauntolojik müzik kendisini üreten teknolojiyi ön plana çıkarma eğiliminde olan bir türdür. Plaklara sürten iğnenin sesi, banttan gelen tıslama ve diğer sesler dinleyiciye çerçevenin dışının da olduğunu hatırlatır. Örnek olarak William Basinski’nin Disintegration Loops (2002-03) albümü verilebilir. Basinski eski kayıtlarını dijital ortama aktarırken fark ediyor ki eğer kayıttan bir kısmı bittiği gibi tekrar başlayacak şekilde sürekli çalarsanız kasetin bozulduğunu duyabilir ve dünya dışı -hayalet sesleri gibi- bir efekt üretebilirsiniz. 2001’de bu projeyi bitirdiği gün Brooklyn’deki apartmanın terasından İkiz Kuleler’in çöküşünü izlediğini bilmek de dinleme deneyimine ayrı bir yas katıyor. 

3 –  Kelime bazı yerlerde Türkçe’ye “musallat-bilimi”, “musallatoloji” olarak çevrilmiştir ancak bu terimi çevirmeden bırakmak daha doğrudur çünkü Fransızca’da baştaki h- harfi okunmadığı için kelimenin söylenişi ontoloji kelimesiyle aynıdır ve bu yüzden Derrida’nın kelime oyunu orijinal dilinde çok isabetlidir (Sabaner, Can. 2020. Taksim’de bir hayalet dolaşıyor. Şalom Dergi). (Çevirmen notu)

4 –  Spotify’da bulmak mümkün (ç.n.)

Elbette bunların hepsi kendilerini açıkça yapısöküme uğratan işler olsa da Derrida için, başta da kabul ettiğimiz gibi, aslında tüm eserler bunu yapıyor. Hiçbir eser kendi içinde katıksız mevcut olamaz. Yapısöküm her sanat işinde, her daim, hâli hazırda olan bir şey ve bu işlere yakından baktığımızda yalnız bunun nasıl gerçekleştiğini değil, işin sahibinin nasıl böyle bir şey olmuyormuş gibi davrandığını da görebiliriz. Tıpkı Derrida’nın dediği gibi: “Numara yapmak için o şey neyse yaparım. Böylece sadece numara yapıyormuş gibi yapmış olurum.”

Linkler & Kitaplar

Derrida’ya ve yapısöküme dair en ulaşılabilir kaynak herhalde YouTube’dan erişilebilen Derrida (2002) belgeselidir⁵. Belgesel Derrrida’nın çalışmalarını harika bir şekilde keşfe çıkarken çocukluğundaki evine, Cezayir’e -Yahudi, Fransız, Cezayirli bir çocuk olarak kimlik sorularının oluşmaya başladığı yere- dönüşüyle ilgili bir bölümü de içeriyor. Yine internette, örneğin kitaplığındaki kitapların ne kadarını okuduğuyla ilgili olan komik diyalog gibi, filmden kısa kısa klipler bulmak da mümkün.⁶

Yine YouTube’da yapısöküme giriş niteliğinde birçok kaynak var- en iyilerinden biri Then & Now tarih kanalının yayınladığı video.⁷ Eğer Amerikalı felsefeci Rick Roderick ile henüz tanışmadıysanız onu da öneririm: felsefe dersleri -diş teli takan bir öğretim görevlisi için bile- çok eski tarzda ancak Derrida⁸, Michel Foucault, Martin Heidegger gibi en güncel felsefecileri anlatıyor.

Daha çılgın bir şey arıyorsanız, iki Derridacı gibi görünen karakterin kahramanlarının izini sürdüğü Ghost Dance⁹ (1983) filmine bakabilirsiniz. Filmde Derrida da beliriyor ve kendisini oynuyor. Aslında filmin Derrida üstünde derin bir etkisi olabilir. Bir sahnede aktris Pascale Ogier ona sorar: “Hayaletlere inanır mısın?” Ogier filmi takip eden sene, 25 yaşında, ölmüştü. Derrida, Ogier’in ölümünden sonra filmi izlerken derinden sarsıldığını daha sonra hatırlayacaktı. Daha genç hâline bir hayalet tarafından hayaletlere inanıp inanmadığı sorulurken kendini izleyecek ve sinemanın bir musallat bilimi olduğunu söyleyecekti.

Yapısöküme iyi bir giriş yapmak için Jonathan Culler’ın On Deconstruction (1982) kitabı olmazsa olmaz. Christopher Norris’in Deconstruction: Theory and Practice (1982) ise Derrida’nın felsefe dışındaki, örneğin edebi çalışmalar gibi alanlara etkisini anlatan daha geniş vizyonlu bir kitaptır. Eğer Derrida ve takipçilerine yöneltilmiş eğlenceli bir saldırı arıyorsanız o zaman Colin Campbell’in New York Times’da yayınlanan “The tyranny of the Yale critics” makalesi¹⁰ çok iyidir veya Derrida ve felsefeci John Searle arasındaki -çok seviyeli- tartışmaları da araştırabilirsiniz.

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
Share on telegram

Haftalık Bültene Katılın

Her hafta pazar günü dilsosyal’de yayınlanan içerikleri kısa özetler halinde size yollayalım.

*Her e-postanın altında bulunan “Abonelikten Ayrıl” butonunu kullanarak dilediğiniz zaman abonelikten ayrılabilirsiniz.

Başka Yazılar

Haftalık Bültene Katılın

Her hafta pazar günü dilsosyal’de yayınlanan içerikleri kısa özetler halinde size yollayalım.

*Her e-postanın altında bulunan “Abonelikten Ayrıl” butonunu kullanarak dilediğiniz zaman abonelikten ayrılabilirsiniz.