Fars Kültüründe Edep

Farsça “edep” kelimesi, İngilizce’ye çoğunlukla “manners/ahlak” veya “etiquette/görgü” olarak çevrilir.  Ancak edep, nezaket veya ahlaktan çok daha fazlasını ifade eder. Edep kelimesi, topluma ve toplumun güzellik anlayışına uygun olmakla birlikte bütün Fars kültürüne yayılmış öz ve manayı taşır.

Çevirmen: Zeynep Tanrıkulu

Editör: Halil İbrahim Karademir

*Mughal çiziminde, Sa’di, bir gül bahçesinde. Yıl, tahminen 1645. Görsel Vikipedi’den alınmıştır.

Fars Kültüründe Edep

Farsça “edep” kelimesi, İngilizce’ye çoğunlukla “manners/ahlak” veya “etiquette/görgü” olarak çevrilir. Ancak edep, nezaket veya ahlaktan çok daha fazlasını ifade eder.

Çevirmen: Zeynep Tanrıkulu

Editör: Halil İbrahim Karademir

Sayfa Düzeni: Erhan Köş

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
Share on telegram

Zeynep Tanrıkulu, İstanbul Üniversitesi İngilizce Mütercim Tercümanlık bölümü öğrencisi

Halil İbrahim Karademir, Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji bölümü öğrencisi. Edebiyat ve halk müziği ile ilgileniyor.

Sayfa Düzeni ve Kapak Tasarımı
Erhan Köş

1,100 kelime

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin

Farsça “edep” kelimesi, İngilizce’ye çoğunlukla “manners/ahlak” veya “etiquette/görgü” olarak çevrilir.  Ancak edep, nezaket veya ahlaktan çok daha fazlasını ifade eder. Edep kelimesi, topluma ve toplumun güzellik anlayışına uygun olmakla birlikte bütün Fars kültürüne yayılmış öz ve manayı taşır.

13. yüzyıldan 19. yüzyılın ortalarına kadar Farsça; Orta, Güney ve Batı Asya topraklarındaki birçok imparatorlukta ve yerel devlette yaşayan yüz milyonlarca farklı insanın eğitim, kültür ve yönetim diliydi. Farsça, geçmişte sadece “Persia” denilen ülkenin dili değildi, ki bu isim sadece Avrupa dillerinde kullanılır, diğer dillerde ise Türkçede olduğu gibi İran olarak geçer. Farsça konuşmayı Fars halkını tanımlayan özellik olarak görmek, dili Farsça olmayan diğer birçok ülkede yaşayan Farsların var olduğu gerçeğini örter.

Zamanla bilim insanları, farklı bölgelerin ortak dili olan Farsçayı kültürel açıdan tanımlamak için “Farsçalaşmış” kavramını daha sık kullanmaya başladı. Topluma ve güzellik anlayışına münasip tutumları ifade eden “edep” kelimesi, bu dilde herkesçe bilinen yazılarda, hikâyelerde ve şiirlerde yani eğitimin temel yapı taşlarında altı yüz yıldır Farsçalaşmış varlığını sürdürüyor. “Edep”ini bilmek; yani belli başlı yazım, ifade, işaret ve davranışlar ile bunları kendinden emin bir şekilde doğru zamanda nasıl hayata geçireceğini bilmek demek, tam bir Fars olmak demektir.

Edep kavramı Anadolu ve Orta Asya’da konuşulan (Çağatayca ve Özbekçe gibi) çeşitli Türk lehçeleri, Arapça ve Urduca da dahil olmak üzere diğer dillerde de bulunur. Fakat topluma ve güzellik anlayışına münasip tutumların ne olduğu, dillerin geleneklerine hastır. Örneğin cömertlik sıfatı, bir dildeki hikâyede diğerlerinden değişik şekilde geçebilir veya farklı durumlarda söylenebilir. Avrasya’da okula gidenler de gitmeyenler de bir şekilde birden fazla dil konuşurlardı ve böylece farklı gelenekler birbirine nüfuz ederdi. Geleneklerin birbirine nüfuzu hikâye anlatıcıları, vaizler, kâriler, meczup şairler ve dini önderler sayesindeydi. Bununla birlikte İslamlaşmış Doğu topraklarında, Anadolu’nun her yerinde ama özellikle 13. yüzyıldan sonra Bağdat’ın da ötesinde Farsça, diğer gelenekleri birbirine bağlayacak ve edep kavramının özünü oluşturacak genç bir imparatorluk dili haline geldi.

Söz gelimi, 13. yüzyıl şairi Sa’di Şirazî’nin meşhur şaheseri Gülistan (1258) nesir yazımının harika bir timsali olmasının yanında bir toplumsal yapı örneğiydi. Balkanlar’dan Bengal’e, Güneydoğu Asya’dan Sibirya’ya kadar, çocukların ilkokul eğitiminin bir parçası olarak okudukları ilk Farsça kitaptı Gülistan. Farslaşmış Asya coğrafyasında bu kitap yetişkinlere göre de gayet iyi uyarlanmıştır. Sa’di ŞirazÎ’nin hikâyeleri ve üslubu okuyucuları eğlendirirken aynı zamanda edepli olmayı öğretirdi. Birçok kişi okuduğundan yok denecek kadar az zevk alır veya ders çıkarır.  Ancak çok az kimse sâhib-i dil olduğunu (hislerin yuvası o kalbe sahip olduğunu) gösterebilir ve hikâyenin altında yatan bilgeliği kavrayabilir.

Gülistan’daki hikâyeler çoğunlukla şiirsel ayetlere işaret eden vinyetler (çizimli durum hikâyeleri) veya vecizeler içerir. Mesela “sohbet” üzerine yazılan hikâyede şu ifadeler geçer:

“Boşuna uğraşıp bir şey elde edemeyen iki kişi vardı. Onlardan biri biriktirdiği hâlde harcamayan, diğeri ise öğrenen ama öğrendiği ile amel etmeyendi.

Ne kadar ilim sahibi olursan ol, ilminle hareket etmediğin sürece cahil kalırsın.

Ne alim ne de bilge, kitap yüklü merkep olursun.

Bu akılsızın elinde nasıl bir bilgi, nasıl bir şuur olabilir?

Sırtındakinin odun mu, yoksa kitap mı olduğunu bile fark edemez.”

Sa‘dî-i Şîrâzî’nin anıt mezarı

Bir şeylerin var olması için hayata geçirilmesi gerekir. Şimdi, hakikaten var olmayı öğrenmek istiyorsan ona göre hareket etmen ve varlığını doğru şekilde ilan etmen lazım. Aksi takdirde, Sa’di’nin de anlattığı gibi cahil kalırsın ve öğrendiğin her şey boşa gider.  İlim, amelin ayrılmaz parçasıdır. Bu, ahlak ve güzellik anlayışından önce bir varlık bilimi meselesidir.

Edep, o zamanlar eğitim yoluyla kazanılırdı. İlim, kişiye münasip davranışlar ve böylece bir şahsiyet aşılardı. Ancak herkes bu ilmi elde edemezdi, en azından aynı derecede.

Okuyucu hikâyeden, kimin eğitime muhtaç olduğunu, kimin de öğrenmeye kapalı olduğunu zor da olsa anlayabilmeliydi.

Gülistan’ın eğitimin önemiyle ilgili ilk hikâyesinde, bir vezirin “aptal” olan oğlunu ilim alması için bir hocaya göndermesi anlatılır. Alimin büyük emeğine rağmen, bu oğlan hiç değişmez. Çabalamaktan bıkan hoca oğlanı babasına geri gönderir. Sa’di hikâyenin sonunda bize şunu söyler: Kişi bilgiye açık olmadığı sürece ne kadar emek verirseniz verin eğitilemez.

Bir kişi toplum içinde edep sahibi olmak için her durumda ne yapacağını ve ne söyleyeceğini bilmek zorundadır. Bu durum kutsal değerleri, ilişkileri ve birden fazla talep arasında kaldığında nasıl düzgün bir şekilde cevap verileceğini bilmeyi gerektirir. Başka bir deyişle, bir Fars, edepli olmak için ne zaman karşı çıkacağını ve ne zaman kabul edeceğini, ne zaman sessiz kalacağını ve ne zaman konuşacağını ve sonra nasıl doğru düzgün konuşacağını bilmek zorundaydı.  Açıkçası, bir duruma uygun davranış ve konuşma dediğimiz “edeb”e sahip olmak kolay iş değildir ve bazen gerilim oluşturabilir. Bu gerilim anını en emin şekilde aşabilenler en takdir edilenler olurdu.  Bu dünyadan şairler, bilgeler ve katipler gibi edebiyat insanlarından tutun; hâkimler, memurlar, komutanlar gibi iktidar adamlarına kadar ve öbür dünyadan da sufilere kadar büyük bir topluluk bu kavramlar üzerine uzlaşmıştır. Buna rağmen siyasetten tarihe ve hatta neyin iyi şiir olduğu üzerine hep anlaşmazlıklar ve tartışmalar süregelmiştir. Kendi aralarında bile sufiler, Tanrı’ya giden yol hakkında ortak bir görüşe sahip değillerdir bu yüzden her yol farklı bir Sufi tarikatı oluşturmuştur.

Mesela 18. yüzyılda Delhi’de yaşayan Hazîn-i Lâhîcî, Timur’un sarayını açıkça hor görmesiyle meşhur bir şairdi. Bu şair, kendisi gibi göçmen olan yoldaşı Veli Dağıstanî’yi, sarayın hizmetinde olduğu için kötülüyordu. Dağıstanî, siyaset ile çelişen ahlaki bir yolda nasıl ilerlediğini şöyle açıklığa kavuşturuyor:

“Haysiyetli bir şeyh için nezaket ve adalet vazgeçilmezdir. Buna rağmen Hazîn-i Lâhîcî, bu toprakların hükümdarı ve soyluları dahil tüm insanlarına karşı, bir şeyhin haysiyetine yakışmayacak şekilde davranmaktadır.  Her ne kadar onu bu çirkin davranıştan uzak tutmaya çalıştıysam da nafile, o ısrar etmeye devam ediyor. Hükümdarın sadık hizmetkârı olduğum, soylularla ve diğer günahsız kimselerle yoldaşlık ettiğim göz önüne alınınca, ben de özür dileyerek o büyük ve bilge şahıs ile bir daha karşılaşmamak üzere bağımı koparmaya mecbur kaldım.”

Veli, Hindistan ve İran’da dilden dile dolaşan Hazin’in hayatı anısına söylediği bu sözlerle kendini haklı çıkarır. Veli, himayesinde olduğu büyük şairi terk ederken kendisinin sahib-i dil yani hikmet sahibi olduğunu gösterir. Bunu, ahlaki bir hizmeti edebiyle yerine getirerek yapar.

“Edeb” tıpkı iki Şii Müslüman adamı ayrı düşürdüğü gibi, erken modern dönemdeki Doğu İslam dünyasının çok uluslu ve çok ırklı imparatorluklarını ise bir araya getirebilmiştir.

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Başka Yazılar

Haftalık Bültene Katılın

Her hafta pazar günü dilsosyal’de yayınlanan içerikleri kısa özetler halinde size yollayalım.

*Her e-postanın altında bulunan “Abonelikten Ayrıl” butonunu kullanarak dilediğiniz zaman abonelikten ayrılabilirsiniz.