Edebiyat

Frankenstein, Barones
ve 1816 İklim Mültecileri

Yaz Yaşanmayan Yıl’ın üzerinden tam iki yüz beş yıl geçti. Gillen D'Arcy Wood, o yılki olağandışı hava koşullarının sebebiyet verdiği insani krizi ve bu krizin, Mary Shelley'nin Frankenstein'ını okumak için nasıl alternatif bir bakış sunduğunu inceliyor.

19 Eylül 2021

Lord Byron'ın kaldığı Cenevre Gölü kıyısındaki Villa Diodati'nin elle boyanmış gravürü, Edward Francis Finden, 1833 dolaylarında, William Purser tarafından resmedildikten sonra. Kaynak: The New York Public Library
00:00
00:00
  • Bu yazıyı dinleyin. 00:00

Kültürel belleğimizin derinliklerinde, güneşin hiç parlamadığı don olayının tarlalardaki mahsulleri mahvettiği ve atalarımızın Avrupa’dan Kuzey Amerika’ya, Asya’ya ekmek, pirinç veya hayatta kalmak için ihtiyaç duydukları herhangi bir temel gıda malzemesi olmadan gittiği 205 yıl önceki yazın kasvetli görüntüsü yatıyor. Atalarımız belki kıtlıktan ya da hummadan dolayı öldüler veya mülteci oldular. 1816 yılı, nesillerdir “Yaz Yaşanmayan Yıl” olarak bilinmektedir: son bin yılın en soğuk, en ıslak, en garip yazı… 

Okulda Frankenstein’ı okuduysanız, bu yılın ardındaki edebi efsanenin herhangi bir versiyonunu da duymuşsunuzdur: Şair sevgilisi Percy Shelley ile kaçan Mary Godwin (daha sonra Mary Shelley adını alır), “aşk yazı” geçirmek, tekne gezintisi ve Alplerde piknik yapmak gibi niyetlerle Cenevre Gölü kıyısındaki Lord Byron’a katılırlar ancak kötü hava koşulları onları içerde kalmaya mecbur bırakır. Uyuşturucu alır, zina yaparlar. Zaman içinde sıkılmaya başlarlar ve can sıkıntısı garip bir biçimde yaratıcılığı doğurur. Bir hayalet hikâyesi yarışması yapmaya karar verirler. Ve bum! Mary Shelley, Frankenstein’ı yazar.

“Yaz Yaşanmayan Yıl”ın ardındaki bu müthiş hikâye göz önüne alındığında, Shelley’nin romanı hakkında yapılan yorumlamaların 1816 yılının aşırı kötü hava koşullarından neredeyse tamamen kaçınması ne tuhaf. Buna “İngilizce Zümresinin iklim değişikliği inkârı” diyebiliriz. Daha açık konuşmak gerekirse, bizim sığ Frankenstein yorumlarımız (ah, her şey teknoloji ve bilimsel kibir ya da sanayileşme ile ilgili), Mary Shelley’nin romanı tasarlamaya başladığı sırada etrafını saran iklim felaketini tamamen görmezden geliyor. Açlıktan ölmek üzere olan bir deri bir kemik kalmış binlerce iklim mültecisi, onların birkaç mil ötesindeki Avrupa otoyollarında dolaşırken, Shelley ve ego yüklü arkadaşları birbirlerini edebiyatla oyalıyorlardı.  Üstelik, dört bir yanı karayla çevrili İsviçre Alpleri, Kara Ölüm‘ün¹ cehennemvari görüntüsünden bu yana nadiren görülen sosyal-ekolojik çöküş sahnelerinin tüm Avrupa’da en sert yaşandığı bölgeydi. Bu bağlamda ele alacak olursak, Shelley’nin sefil yaratığı, teknolojik aşırılığın bir sembolü olmaktan çok pazar kasabalarını dolduran, umutsuz ve hor görülen mültecilerin bir tasviri gibi görünmektedir. Görgü tanıkları, çoğunlukla, açlık ve zulmün “insanları nasıl canavara dönüştürdüğü”nden; orta sınıf vatandaşların, kıtlık ve hastalık getiren mültecilerin yarattığı korkuyla, bu acı çeken kitleleri nasıl insanlıktan çıkmış parazitler olarak görüp şeytanlaştırdığından, korku ve iğrenme içinde onları kovduklarından bahsetmiştir. İki yüz beş yıl sonra, daha fazla rekor sıcaklık ve dünya çapında kuraklıkla karşılaştığımız bu yaz aylarında, mülteciler bir kez daha Almanca konuşulan Avrupa sınırlarını aştığında, Frankenstein’ı bir iklim değişikliği romanı olarak görmezden gelmeyi gerçekten göze alabilir miyiz? Roman, kültürel bir hazinedir. Kültürel bir hazine olsa da müzede kısıtlı kalmayan roman, tıpkı canavarın kendisi gibi dünyamızda ve zihnimizde yaşamakta, özgürce dolaşmakta en karanlık korkularımızı körüklemektedir. Shelley’nin acınası insan, ıstırap ve yıkımla ilgili ehlileştirilemez bu hikâyesi; televizyonda ve internette, milyonlarca görselde hali vakti yerinde vatandaşları dehşete sürüklemektedir.

1 – Editör Notu: Kara veba olarak da bilinen kara ölüm insanlık tarihinin bilinen en ölümcül salgınıdır. 1347-1352 yılları arasında dünya nüfusunun çeyreğinin ölümüne neden olmuştur.

Weymouth Körfezi ile Yaklaşan Fırtına, John Constable, 1818–19. Kaynak: WikiCommons

“Yaz Yaşanmayan Yıl” aslında yanlış bir isim kullanımı. Bu isim, 1815 Nisanı’nda Endonezya’daki Tambora Dağı’nın dünyayı volkanik bir toz bulutuyla kaplayacak ve güneşi engelleyecek şekilde canavarca patlamasının ardından; Avrupa, Kuzey Amerika ve dünyayı tam üç yıl boyunca saran zirai felaketi olduğundan daha hafif gösteriyor. “Yaz Yaşanmayan Yıllar” yeteri kadar çarpıcı bir manşet olmasa da, en azından daha isabetli ve açıklayıcı kullanım olur. 1816, 1817 ve 1818. Küresel iklim sisteminin üç yıl boyunca kontrolden çıkışı, sel ve kuraklık, fırtına ve okyanus akıntılarının hareket yönünün değişmesi, mahvolmuş ekinler, hızlı bir şekilde yayılan salgın hastalıklar ve her an sönmeye hazır görünen donuk, cılız bir güneş. Tarihsel açıdan, bu iklim krizi Avrupa için felaketler tufanıydı. Daha kötü bir zamana denk gelemezdi. Yirmi yıldır süregelen Napolyon Savaşları, Waterloo’nun kanlı topraklarında henüz son bulmuştu. Ekonomiler çökmüş, ticari ilişkiler kaosa sürüklenmiş ve üstüne üstlük terhis edilen, iş ve aşa ihtiyacı olan milyonlarca asker henüz evine dönmüştü. Tüm bu olaylarda toplam ölü sayısını hesaplamak Waterloo’dan sonraki bu acil dönem için zor olsa da, Avrupa ve transatlantik bölgede on binlerce ve dünya çapında belki de bir milyon insanın açlık ve hastalıklar yüzünden hayatını kaybettiği söylenebilir.

Shelley’nin yarattığı canavarın romandaki deneyimleri, o dönemde ekolojik mülteci olmanın ne anlama geldiğine dair unutulmaz bir psikolojik tahlil oluşturmaktadır: korku dolu olmak, öfkeden ve umutsuzluktan tükenmek, açlıktan bitap düşmek, yalnızlık. Bununla birlikte, Shelley, 1816 iklim krizini üstü kapalı, sembolik bir şekilde anlatır; bu da bizim İsviçre’nin (ve Avrupa’nın) o üç yıl boyunca gerçekten nasıl olduğunu merak etmemize neden olur. Günümüze kadar ulaşmış hikâyelerin hiçbiri, Barones de Krüdener’in olağanüstü yaşam öyküsünden daha çetin veya Shelley’nin romanıyla yankılanan hikâyeler değildir.

Madam Krüdener’in Hayatı ve Mektupları (The Life and Letters of Madame de Krudener, 1893) adlı kitapta yer alan Barones de Krüdener’in Portresi, 1820 yılındaki hali, Clarence Ford. Kaynak: Archive

Sözde “Kutsal İttifak Kadını” Krüdener, Livonya’da doğar, bir baronla evlenir, Valerie adında popüler bir aşk romanı yazar, daha sonra din değiştirmesinin ardından, Waterloo sonrası yapılan müzakereler sırasında I. Alexandr’ın yakın bir dostu olur. 1816 yazında, bu dikkat çekici kişi, kendini uçarı bir sosyetik simadan, bin yıllık gezici bir kültün liderine ve İsviçre yetkililerinin halk düşmanına dönüştürür. Popülaritesini, dünyanın sonu hakkında verdiği vaazlar ve onu takip eden açlıktan ölmek üzere mültecilere verdiği cömert sadakalarla arttırır.

Barones de Krüdener’in saygı değer biyografisi 1849 yılında yayımlanmıştır. Bu biyografi, Krüdener’in özel ve kamuya açık mektuplarından alıntılar ile iki yıllık vaizliğini ve görgü tanıklarının Basel yakınlarındaki Ren kıyısı boyunca Fransa, İsviçre ve Almanya’daki iklim mültecilerine ilişkin anlatımlarını içerir. Burası hem nehir boyunca batıya, Rotterdam limanına doğru giden ve Kuzey Amerika’ya geçmeyi uman mülteciler için hem de geçiş için ödeme yapamayan, Hollanda’dan kovulan ve şimdi terk ettikleri köylerine geri dönerken hayal edilemez bir dehşete katlananlar için önemli bir geçiş noktasıdır. İsviçre haritasına bakıldığında, Barones de Krüdener’in tek kadından oluşan insani yardım seferinin sözü edilen sahneleri, genç Romantik turistlerimizin üzücü yazı şömine başında birbirlerine korku hikâyeleri anlatarak geçirdikleri Cenevre Gölü kıyısındaki Villa Diodati’nin bulunduğu yerden ancak yüz elli mil uzakta gerçekleşmiştir. Barones de Krüdener’in anıları ile Mary Shelley’nin Frankenstein’ı arasındaki ilişki esrarengiz olmaktan çok daha fazlasıdır, ekolojiktir. Her ikisi de dehşet zamanların tanıklarıdır.

1816-17 göçlerinin bir parçası olarak Hollanda üzerinden Brezilya'ya giden Fribourglu göçmenlerin tasvir edildiği, 1819'dan kalma adak tablosu. Kaynak: WikiCommons

1 Haziran 1816. Barones de Krüdener Basel’de büyük kalabalıkları kendine çeker. Genç ve yaşlı kadınlar, onun dindarlığını kendilerine örnek alırken şehir, Barones’in onlar için bir tür gezici aşevi işlettiği dilencilerle doludur. Onun popülaritesinden ve ayaktakımından, verdiği kıyamet mesajından korkan Basel yetkilileri Barones’i kasabadan kovar. Barones bir kez daha parasız ve evsiz kalmıştır. Ancak Tanrı ona rızkını verecektir. Zengin hayranlarından ona para yağar ve bir arkadaşı ona Hoernlein adında Ren kıyılarının üzerinde küçük bir ev açar. Krüdener, orada, 1 Haziran sabahı pitoresk manzarayı hayranlıkla seyretmek için yatak odasının penceresini açar ancak penceresinden Grenzach kasabasına dek uzanan, bir mil uzunluğunda bir kuyruk oluşturan paçavralar içindeki bir mülteci kitlesi gözükmektedir ve Krüdener bu iç parçalayıcı manzarasıyla karşı karşıya kalır. 

Üç aylık kötü hava koşulları kırsal kesimi sefalet ve kaosa sürüklemiştir. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağmaktan asla vazgeçmez. Tarlalardaki buğdaylar da çürür asmalardaki üzümler de. Bir somun ekmek 10 sous‘ya mal olur. Baden (Basel’in kuzeyindeki Alman bölgesi) Grandükü, krallığa ait olan her kilisede günde iki kez toplu dua düzenlenmesini emreder. Endişe ve panik her yeri esir almıştır. Basel dışındaki alanlarda mülteci sayısı her geçen gün artar, yüzlerce kişiden binlerce kişiye…

Barones’in düşmanları kalabalığa sızar, Barones vaaz verirken küfürler eşliğinde onunla alay ederler. Basel polisi de onu takip eder. Bazen mültecileri uzak tutmak için evin etrafını kuşatırlar. Diğer zamanlarda onları öfke içinde kılıçlarıyla döverler, tarlalara ve ormanlara sürerler. “Yürü! Yürü!” diye bağırırlar. Basel yetkilileri için en büyük korku, burada kamp yapan bu dilenci ordusunun temelli kalabileceği ve kendi tahıl stoklarını daha da tüketebileceğidir.

Açlık sebebiyle ot yiyen insanların tasviri, büyük olasılıkla İsviçre'deki 1816-17 kıtlığı sırasında. Anonim sanatçı, İsviçreli sanatçı Anna Barbara Giezendanner (1831-1905) olması muhtemel olsa da. Kaynak: WikiCommons

Kış yaklaşırken, Barones para toplamak amacıyla bir salon kadını olarak önceki hayatından kalan mücevherleri ve güzel kıyafetleri satar: otuz bin frank, paranın hepsini de kapısının önündeki, sayısı günde dört bini bulan yoksul insanları beslemek için kullanır. “Hayatımın nasıl olduğunu bilseydin,” diye yazar bir arkadaşına, “Bana tutunan, acı çeken yüzlerce sefil varlık, harabelik ve perişanlık diyarında; sefalet, talihsizlik ve umutsuzluğun binlerce hali.” Solgun, sıska çocuklar ve yorgun kadınlar, alçakgönüllülüğü korumak için gerekli olan kıyafetlerden bile yoksun, Barones de Krüdener’in pencerelerinin altından geçerler. Vatandaşlar bu mültecilere nefretle bakmaktadır, artan nüfusun bölgedeki ekmek fiyatını daha da artıracağından ve hepsini kıtlığın kara deliğine sürükleyeceğinden korkarlar. Ve bunun için yerli haydutlar tarafından sürekli eziyet edilen, gazetelerde kınanan Barones’i suçlarlar. Ona “Şeytan Kadın” derler.

Yeni hasat tamamen verimsiz olur ve şimdi kışın eşiğinde, kasabalardaki esnaf ve tüccarlar bile yiyecek kıtlığını biraz olsun hissederler. Her geçen gün, açlıktan kırılan yoksul insanlar bir tas çorba için kilometrelerce öteden Barones de Krüdener’in Ren’deki küçük evine gelirler. Kışların bu en kötüsünün ortasında, Barones, basında kendisine şiddetle saldıran, onun saiklerine ve dini samimiyetine dil uzatan Carlsruhe’nin İçişleri Bakanı Baron Berkheim’a açık bir mektup yazar: öfkeli bir şekilde, “Keşke bilseydiniz Bayım, bu toprakları yok eden felaketleri. İşte o zaman, içinde bulunduğum durumu kolaylıkla anlardınız. Kendinize şunu sorun: ‘Bu perişan zamanda, binlerce insan iş veya aş olmadan bir yerden başka bir yere sürüklenip dururken; yorgunluk ve açlıktan tükenmiş, zavallı çocuklarını ayaklarımın altına seren anneler bana gelirken; derin bir çaresizlikle onları Ren Nehri’nde boğmak istediklerini itiraf ederken, kendinize sorun, ‘onlara sığınak olmayı reddetmeli miyim?’ Bu sıkıntılı zamanlarda hükümetlerin aciz kaldığı gerçeğini çok iyi anlıyorum. Ama Ren Nehri cesetlerle tıkandığında, Kara Orman muhtaçların çığlıklarıyla yankılandığında ve İsviçre’nin kantonları kıtlıktan perişan olduğunda, bana yönelttiğiniz suçlamalara yanıt vermek için, yalnızca, otoritesi sizinkinden çok daha büyük olan Tanrı’nın mahkemesine başvurmam yeterli.”

1816-17 kışı bir başka soğuk ve ıslak bahara dönüştüğünde, Barones de Krüdener’in sayısı 25 bini bulan mültecilerin açlıktan ve soğuktan ölmemesi ve bu iklim kurbanlarını beslemek için harcadığı para 120 bin Frank’ı bulmuştu. Bu umutsuz yoksullar, onun cömertliği hakkındaki söylentilere kapılarak Basel bölgesinin çok ötesinden gelmişlerdir. Derken, koşullar akıl almaz bir biçimde daha da kötüye gider. 1817 yılında Nisan ayının tamamı kar yağışıyla geçer, hasat yine ürün vermez ve tüm İsviçre çöküşün eşiğine gelir. Mültecilerin yüzlerindeki çaresizlik, bir çeşit aptal, insanlık dışı kendinden geçmeye dönüşür. Sabahın dördünde güneş doğmadan önce, onların inleme ve çığlıkları Barones’i uykusundan uyandırır. Barones, karanlıkta mutfağa gider, sadık takipçilerinden oluşan küçük grubun Cehennem’de geçen başka bir gün için çorbayı çoktan hazırladığı yere.

Ancak 1817 yazında Basel’in kasaba sakinleri, Barones de Krüdener’in mesihvari duruşundan bıkmıştır ve nihayet Barones, Hoernlein’den kovulur. Barones’in haberleri, her yere kendisinden önce ulaşıyordur. Kimse onu ve mültecilerini kabul etmeyecektir. Rheinfeld kasabasında, arabasının etrafı silahlı kasaba halkı tarafından sarılır. O ve beraberindekiler, polisin müdahalesi olmasa kesin bir katliamla karşı karşıya kalacaklardır. Benzer bir durum, yerli bir rahibin evindeki tek sığınağın Barones’i taşlanmaktan kurtardığı Moehlin’de de yaşanır. Zürih’te gazeteler, genç bir kızın -uyanık bir trans hali içinde- Barones’de Krüdener’in eli kulağında gelişinin korkunç bir fırtınayla ilan edileceği kehanetinde bulunduğunu bildirir. Bir defasında, Zürih’te, Barones’in konuşmasını dinlemek için büyük bir kalabalık toplanır ve hepsi “onun sözlerindeki canlı ruha, insan yüreğine ilişkin içten kanaatine ve en önemlisi, sesinin tonu ve öğütlerindeki karşı konulamaz yardımseverliğe” vurulur.

Hieronymus Hess'in Basel yakınlarındaki Grenzach-Wyhlen'de kalabalığı selamlayan Barones de Krüdener'i tasvir eden suluboya çalışması. Kaynak: WikiCommons

İşte, ünlü evanjelist kasabadadır. Ama kasabanın dışında, korunmasız ve harap olmuş kırsal kesimde, dehşet artmaya devam eder ve Barones oradaki hayatta kalmak için verilen destansı insan mücadelesine yeniden katılır. Görünen o ki 1817 yazı, 1816 yazından çok daha korkunçtur. Geriye kalan sadık yedi yüz mülteci Barones’i doğuya çevirdiği rotası boyunca takip eder. Barones, mültecilerin her birine yaşamlarını sürdürebilmeleri için her gün bir kâse çorba sağlamaktadır. Azıcık çorbayı tüketirlerken gösterdikleri açgözlülüğü görmek iç burkan bir manzaradır. Açlık onların düşündükleri tek şey, tek endişeleridir. Tüm doğal duyguları açlık tarafından bastırılmıştır. Aile bağları bile zayıflar. Bir gün, kendi payını alan bir kadın, çocuğunun payına düşen çorbanın bir kısmını elinden alır ve kendisi içer. Aynı gün, Barones ve arkadaşları masada kendi mütevazı yemeklerini yerken kapıda korkunç bir görüntü belirir: Bedeni adeta iskelete dönmüş bir genç kızın görüntüsü. Açlık saçlarının dökülmesine neden olmuş, karnını inanılmaz derecede şişirmiştir. Genç kız etrafındaki insanların varlığından habersizmişçesine kırıntıları yalamak için kendini masanın altına atar. Barones çocuğu yakalar ve ona sorular sorar. Ama açlıktan bitmiş tükenmiş olan genç kız, konuşma yetisini kaybetmiştir; sadece gırtlaktan gelen, kısık ve boğuk bir ses çıkarabilmektedir. Açlık onun konuşabildiği tek dildir.

Bu zamana kadar Barones’in kendisini bulduğu Appenzell kantonunda, her gün otuz ya da daha fazla insan Batı Avrupa’nın son kıtlığının kurbanları olarak açlıktan ölmüştür. Köylerinin dışına çıkan dilenciler sopalarla saldırıya uğrar. Onlara yardım etmeye çalışanlar tehdit edilir ve para cezasına çarptırılır. Açlık çeken yoksullar evlerinde yalnız başına ölüme terk edilir. Barones, Saint Gall yolunda, sayısı en az dört bin olmak üzere gözün alabildiğince uzanan bir mülteci dalgasıyla karşılaşır. Mülteciler çamurlu tarlalarda dolaşırlar, ağızlarına doldurmak için çim veya kökler ararlar veya uzun zaman önce telef olmuş hayvanların leşlerini toplarlar. Kıtlığın suç ortağı dizanteri, safları perişan eder. Ölü sayısı tekrar yükselir. Barones nereye giderse gitsin vaaz vermeye devam eder: “Tanrı’ya dönün. Hayat kısa. Ölüm ve kıtlık dünyayı mahvediyor. Dikkatli olun, size yalvarıyorum!” En sonunda, Ekim ayında, Fribourg’da Barones de Krüdener için yolun sonu görünür. Yetkililer, Barones’in beraberindekileri dağıtır ve onu Rusya’ya geri gönderir. İki yıllık insani yardım treni, “Yaz Yaşanmayan Yıllar”da Orta Avrupa’nın acı çeken kitlelerine yaptığı dikkat çekici vaizlik, bir inilti ile sona erer.

Juliane de Krüdener’in 1816 ve 1817’deki ıstırap çeken dünyasından sahneler, Shelley’nin Frankenstein’ı ile aynı felaket manzarasından alınmıştır. Farklı derecelerde ilk elden tanık oldukları bu insanlık trajedisi için hem Barones de Krüdener hem de Mary Shelley kendi yaratıcı anlayış biçimlerini sergilerler. Frankenstein, Hoernlein House’daki aşevi kadar insani bir kompozisyondur.

Frankenstein, canavarının ilk kıpırtısını gözlemler. Gravür, Th. von Holat'tan sonra W.Chevalier, Shelley'nin romanının 1831 edisyonunun iç kapak resmi. Kaynak: Welcome Collection

1816-17’de Barones de Krüdener’i takip eden mülteci topluluğu gibi Shelley’nin Canavar’ı da kasabalara girdiğinde düşmanlık ve korkuyla karşılanırken, romanın ayrıcalıklı aileleri De Lacy ve Frankenstainlar -tıpkı Krüdener’e saldırmaya çalışan kasaba sakinleri gibi- ona korku ve tiksintiyle bakarlar. Mary Shelley’nin Canavar’ının deneyimi, Tambora döneminde Avrupalı evsiz yoksulların yaşadığı ıstırabı somutlaştırıyor; Frankenstein’ın ve diğer herkesin ona karşı duyduğu şiddetli tiksinti, kentsoylu Avrupalıların Tambora’nın açlık ve hastalıklarla boğuşan, evlerini ve geçim kaynaklarını yitiren iklim kurbanlarından oluşan köylü ordusuna karşı gösterdiği mutlak sempati eksikliğini yansıtıyor. Canavar, kendisinin de belirttiği gibi “önce mevsimin soğukluğundan” ama “bundan daha çok insanın barbarlığından” acı çekiyor.

2016 yazında, Mary Shelley’nin, modernitenin en büyük kültürel eserlerinden biri olan Frankenstein’ı yazmaya ilk defa oturuşunun 200. yıldönümü kutlandı. 2016 yılı aynı zamanda romanın yaratım sürecini tahmin ettiğimizden daha fazla etkileyen “Yaz Yaşanmayan Yıl” olarak adlandırılan yılın da 200. yıldönümüydü. Bilimkurgu-afet gazeteciliği şaheserinde Shelley, kendisini psikolojik olarak komşu kırsaldaki açlıktan ölmek üzere ve hasta binlerce kişinin, Avrupa parlamentoları ve basınında hiçbir zaman tam anlamıyla temsil edilmeyen, çoğunlukla unutulmuş, yası tutulmamış iklim kurbanlarının deneyimine bağlıyor. Frankenstein’ın Canavar’ında, Mary Shelley bize nefret edilen, insanlıktan çıkmış bir mültecinin mümkün olan en güçlü canlandırmasını sunuyor. “Yaz Yaşanmayan Yıl”, göl kenarındaki hayalet hikâyesi yarışmasıyla Romantik Dönem’in en sevilen biyografik kısa hikâyelerinden biri olmaya devam ediyor. Ancak şimdi o korkunç yılı anarken, artık hikâye eskisi gibi değil. Şiddetli iklim değişikliğiyle bağlam olarak ve oyuncu listesine Barones de Krüdener’in benzerlerini ekleyerek daha da büyük, daha totemik ve daha acil olan gerçek bir efsaneyi ortaya çıkarıyoruz. Canavar geri döndü. Aramızda özgürce dolaşıyor ve hepimiz birer Doktor Frankenstein olduğumuz için öfke ve incinmeyle dolu bu azgın Canavar artık bizim sorumluluğumuzda.

Çevirmen
Yağmur Alev
Editör
Bilal Enes Özensel
Tasarım
Erhan Köş
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Haftalık Bültene Katılın

Her hafta pazar günü dilsosyal’de yayınlanan içerikleri kısa özetler halinde size yollayalım.

*Her e-postanın altında bulunan “Abonelikten Ayrıl” butonunu kullanarak dilediğiniz zaman abonelikten ayrılabilirsiniz.