Hayvanlar düşünür mü?

1992 yılında Tangalooma’da insanlar, vahşi yunuslara yemeleri için balık atmaya başladı. 1998 yılındaysa yunuslar insanları beslemek için iskeleye balık fırlatmaya başladı. İnsanlar, hayvanları besleyerek eğlenceli zaman geçiriyorlardı. Peki, şayet yapabiliyorsa hayvanlar ne düşünüyordu?

Çevirmen: Sedanur Yartaşı

Editör: Halil İbrahim Karademir

Tasarım: Erhan Köş

Hayvanlar düşünür mü?

1992 yılında Tangalooma’da insanlar, vahşi yunuslara yemeleri için balık atmaya başladı. 1998 yılındaysa yunuslar insanları beslemek için iskeleye balık fırlatmaya başladı. İnsanlar, hayvanları besleyerek eğlenceli zaman geçiriyorlardı. Peki, şayet yapabiliyorsa, hayvanlar ne düşünüyordu?

Çevirmen: Sedanur Yartaşı

Editör: Halil İbrahim Karademir

Tasarım: Erhan Köş

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
Share on telegram

Sedanur Yartaşı, İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı lisans öğrencisi. Edebiyat eleştirisi, görsel sanatlar ve çeviri başlıca ilgi alanları.

Halil İbrahim Karademir, Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji bölümü öğrencisi. Edebiyat ve halk müziği ile ilgileniyor.

Sayfa Düzeni ve Kapak Tasarımı
Erhan Köş

3,800 kelime

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin

Charles Darwin, hayvanlarla insanların zihinsel kapasitelerinin tür bakımından değil, yalnızca seviye bakımından farklı olduğunu düşünüyordu ki bu, birinin diğerinden evrildiği şeklinde yeni ve radikal bir düşünceye sahip birinin doğal olarak varabileceği bir kanıydı. Son büyük eseri İnsanlarda ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi, kuşlarda, evcil hayvanlarda, primatlarda ve farklı insan ırklarında neşe, sevgi ve üzüntü duygularını ele alıyordu. Darwin’in hayvanlara -günlük yaşamda köpeklerle, atlarla, hatta farelerle etkileşimde bulunan insanların da paylaştığı kolaylıkla söylenebilecek- yaklaşımı, Avrupa düşüncesinde öteden beri süregelmiş bir gelenek olan, hayvanların akıl sahibi olmadığı kanısına ters düşüyordu. Bu düşünme biçimi, 17. yüzyılın büyük filozoflarından René Descartes’tan gelmekteydi. Descartes’a göre insanlar akıl sahibiyken ve Tanrının aklıyla bağlantılıyken, hayvanlar etten yapılmış birer makineydi; takipçilerinden biri olan Nicolas Malebranche’ın sözleriyle onlar “zevk duymaksızın yiyen, acı duymaksızın ağlayan, bilmeksizin büyüyen, hiçbir şey arzulamayan, hiçbir şeyden korkmayan, hiçbir şey bilmeyen” canlı robotlardı.

20. yüzyılın büyük bir kısmında biyoloji bilimi Darwin’den çok Descartes’a yakın durdu. Hayvan davranışları üzerinde çalışanlar, hayvanların akıl sahibi oldukları olasılığını tamamen reddetmese de cevaplaması imkânsız bir soru olarak neredeyse önemsiz gördüler. Bir organizmadaki girişler (besin veya çevresel koşullar gibi) ya da çıkışlar (davranışlar) üzerinde çalışılabilirdi. Ancak organizmanın kendisi bir kara kutu olarak kalıyordu; duygular veya düşünceler gibi gözlemlenemeyen şeyler nesnel araştırma kapsamının dışındaydı. Bir “davranışçı” 1992’de şöyle yazmıştı: “Hayvanların davranışlarını anlama yolundaki herhangi bir ciddi teşebbüste, onlara bilinçli düşünce atfetmekten gayretli biçimde kaçınılmalıdır, zira bu test edilemez ve anlamsızdır…”

Gerçi o zamana dek böyle sınırlamalara karşı daha büyük bir direnç de mevcuttu. 1976 yılında New York’taki Rockefeller Üniversitesi’nden bir profesör, The Question of Animal Awareness¹ adlı kitabında meselenin üzerine gitti. Hayvanların gerçekten de düşünebildiklerini ve düşünme becerilerinin uygun bir bilimsel incelemeye tabi tutulabileceğini savundu.

Geçen 40 yıl içinde gerek sahada gerek laboratuvarda yapılmış geniş kapsamlı çalışmalar ortak kanıyı katı davranışçılıktan, bahsettiğimiz Darvinci bakışa getirdi. İlerleme kolay ya da hızlı olmadı; davranışçıların uyardığı gibi, her iki ortamdan da gelen bulgular yanıltıcı olabilir. Laboratuvar testleri, titizlikle de yapılsa kaçınılmaz olarak, laboratuvar ortamında doğadakinden farklı davranabilecek hayvanlar üzerinde gerçekleştiriliyor. Saha gözlemleri sistematik olmadıkları gerekçesiyle ciddiye alınmayabiliyor. Yıllarca, hatta on yıllarca süren geniş kapsamlı saha araştırmaları bu sorunu belli bir ölçüde aşsa da, bu tür çalışmaların sayısı az.

Bununla birlikte günümüzde pek çok bilim insanı, bazı hayvanların bilgiyi işleme ve duyguları ifade etme yollarına bilinçli zihinsel yaşantıların eşlik ettiğinin rahatlıkla söylenebileceğini düşünüyor. Bilim insanları, sıçanlardan ve farelerden, papağanlara ve kambur balinalara, hayvanların karmaşık zihinsel kabiliyetlere sahip oldukları noktasında uzlaşmış durumdalar. Bazı türlerin, nesnelere isim verme ve alet kullanma gibi önceden insana özgü olduğu düşünülen beceriler taşıdığı; birtakım hayvanların -primatlar, kargagiller ve memeli deniz hayvanları- taklit ve örnek alma yoluyla yeni nesillere aktarılan özgün davranış biçimleri geliştirerek insanlardaki kültür benzeri yapılar sergiledikleri konusunda hemfikirler. İnsan zihninin niteliklerinin hepsini taşıyan bir hayvan yok, fakat insan zihninin hemen hemen tüm nitelikleri şu ya da bu hayvanda mevcut.

Beş yaşındayken bir kanal havuzunda yaralanmış vahşi bir şişe burunlu yunus olan Billie’yi ele alalım. Billie tedavi amacıyla Güney Avustralya’daki bir akvaryuma getirildi ve burada, çeşitli numaralar öğretilmiş tutsak yunuslarla birlikte üç hafta geçirdi. Fakat kendisi eğitimli bir yunus değildi. Açık denize geri bırakıldıktan sonra, yunusları izleyenler onun “tailwalking,” yani kuyruğunu su yüzeyinin hemen altında çırparak suyun üzerine yükselip, Michael Jackson havasında yavaşça geriye doğru düştüğü bir hareket yaptığını görünce şaşkına döndü. Görünen o ki Billie bu hareketi yalnızca önceki havuzdaki dostlarını izleyerek öğrenmişti. Daha da ilginci, kısa bir süre sonra Billie’nin sürüsündeki beş yunus da, hiçbir pratik işlevi olmamasına ve epey bir enerji harcatmasına rağmen, aynı hareketi yapmaya başladı.

Billie'nin "Kuyruk Yürüyüşü"

Gördüğünü anlayabilen ve başkalarının davranışlarını taklit etmeye çalışan (bkz. “taklitçi yunus”) bir zihin olasılığını yok sayarak bu davranışı açıklamak zor. Bu durum bize beyin hakkında bir şeyler gösteriyor. Eğer Billie’nin beyninde bulunan şeylere dair bir bahse girseydiniz, paranızı “ayna nöronlar”a oynamanız şiddetle tavsiye edilirdi. Ayna nöronlar, başka birinin hareketini görmenin, kişide o harekete eş bir yanıt oluşturduğu durumda ateşlenen sinir hücreleridir; esnemeyi de bulaşıcı yapan onlar gibi görünüyor. Görmeyle hareketin bu birbirine bağlanma şekli, görünen o ki insanlardaki bazı empati biçimleri de, epey bir öğrenme gerektirebiliyor.

İnsan beyninin çalışma şeklinin temelini ya da en azından bu çalışma şeklinin beynin anatomisiyle bağlantısını araştıran bilim insanları için ayna nöronlar önem taşıyor. Günümüzde hayvanların da akıl sahibi canlılar olarak görülmesinin sebeplerinden biri bu anatomik bağlantıların insanınkinden başka beyinlerde de bulunması. Ayna nöronların yanı sıra, empatinin ifade edilmesinde ve sosyal bilgi işleme sürecinde rol oynayan iğsi nöronlar (diğer adıyla Von Economo nöronları) var. Şempanze beyinlerinde, insanlarda dille ve iletişimle bağlantılı Broca alanına ve Wernicke alanına karşılık gelen bölümler bulunuyor. Beyin haritalama gösteriyor ki, sıçanlardaki duygu benzeri olguların altında yatan nörolojik süreçler, insanlardaki duyguların nörolojik temelleriyle benzer. Bu alanda araştırma yapan bir grup sinir bilimcinin 2012’de açıkladığı gibi, “insan, bilinç meydana getiren nörolojik substratlara sahip tek canlı değildir. Bütün memeliler ve kuşlar, ve diğer pek çok canlı dahil olmak üzere, insandan başka hayvanlar da bu nörolojik substratlara sahiptir.”

Fakat hayvanların bilinç oluşturan biyolojik temellere sahip olduğunu söylemekle, onların düşündüğünü veya hissettiğini söylemek bir değildir. Bu noktada hukuk kavramları nörolojiden daha yardımcı olabilir. Bir kişi, bir tür felaket sonucu açıkça zarar görmüşse, uygulanacak yasal korumanın ne seviyede olacağına karar vermek mahkemeye düşebilir. Böyle durumlarda mahkeme birtakım testler yapar: Kişi kendinin farkında mı? Başkalarını birey olarak tanıyabiliyor mu? Kendi davranışlarını kontrol edebiliyor mu? Zevk veya acı duyuyor mu (yani duygu sergiliyor mu)? Bu sorular hayvanlar hakkında da pek çok şey açığa çıkarıyor.

Öz farkındalığı test etmenin en yaygın şekli, kendini aynada tanıyabilme becerisidir. Bu kendinizi diğerlerinden ayrı bir birey olarak gördüğünüzü gösterir. Test resmî olarak 1970’te Amerikalı psikolog Gordon Gallup tarafından geliştirildi, bununla birlikte kökeni daha eskiye dayanmakta; Darwin, bir aynayla oynayan ve kendi yansıması karşısında “son derece şaşkına” dönen orangutan Jenny hakkında yazmıştı. Dr. Gallup deneklerinin yüzlerini kokusuz bir maddeyle işaretledi ve aynadaki yansımalarını gördüklerinde ne tepki vereceklerini bekledi. Eğer işarete dokunuyorlarsa bu, aynada gördüklerinin başka bir hayvan değil, kendileri olduğunu fark ettikleri anlamına geliyordu. Çoğu insan bu beceriyi bir ila iki yaşında sergiler. Dr. Gallup şempanzelerin de buna sahip olduğunu gösterdi. Şimdiye dek orangutanların, gorillerin, fillerin, yunusların ve saksağanların bu beceriyi sergilediği görüldü. Maymunlar gibi, köpekler de bu listede yer almıyor; köpekler birbirlerini koku yoluyla tanıdıklarından, test onlara işe yarar bir veri sunmuyor.
Kendini ayırt etmek bir şey, peki ya başkalarını -yalnızca nesne olarak değil; kendimiz gibi, fakat bizden farklı amaçları ve istekleri olan bireyler olarak- tanımak? Belli ki bazı hayvanlar bu testi de geçiyor. Mesela Santino, kendisi İsveç’teki Furuvik Hayvanat Bahçesi’nde yaşayan bir şempanze. 2000’lerde hayvanat bahçesi görevlileri onun etraftan ufak taş stokları topladığını ve kafesinde bazı yerlere sakladığını, hatta taşların üzerini kapatacak şeyler yaptığını fark etti; böylece elinin altında, daha sonra kendisini rahatsız eden ziyaretçilere atabileceği bir şeyler olacaktı. Lund Üniversitesi’nden Mathias Osvath’a göre bu davranış, çeşitli zihinsel gelişmişlik türlerine işaret ediyor: Santino geçmişte yaşadığı belirli bir olayı hatırlayabiliyor (ziyaretçilerden rahatsız olmak), gelecekteki bir olaya hazırlık yapabiliyor (onlara taş atmak) ve zihninde yeni bir durum tasarlayabiliyor (ziyaretçileri kendinden uzaklaştırmak).
Şempanze Santino
Filozoflar, başkalarının farklı amaçları ve istekleri olduğunu kavrama yeteneğine “zihin teorisi” diyor. Şempanzeler bu yeteneğe sahip. Santino, taş attığını gördüklerinde görevlilerin onu durduracağını anlamıştı. Bu yüzden silahlarını sakladı ve saldırganlığını dizginledi; taşları toplarken sakin, fakat onları fırlatırken oldukça huzursuzdu. Başkalarının kabiliyetlerini ve ilgilerini anlama becerisi, Florida’da bir barınak olan Büyük İnsansı Maymun Merkezi’nde de gözlemlenmiş; buradaki erkek şempanzeler birlikte yaşadıkları 16 yaşındaki serebral palsi hastası Knuckles’ı olağan güç gösterilerine maruz bırakmıyorlar. Şempanzeler aynı zamanda başkalarının güvenini kendi çıkarları için kullanabileceklerinin farkındalar; yemek için rekabete girdiklerinde sıklıkla birbirlerini kandırıyorlar.
Serebral Palsi hastası Knuckles
Hukuki kişilik ölçütlerinin bir diğeri de zevk veya acı duyma yetisi, yani duygu hissetmektir. Bu genellikle eksiksiz bir duyarlılığın göstergesi olarak görülmüştür; bu yüzdendir ki Descartes’ın takipçileri, hayvanların düşünemedikleri gibi hissetmedikleri fikrindeydi de. Avustralyalı filozof ve önde gelen “hayvan hakları” savunucusu Peter Singer’a göre acı çekme duygusu özellikle önem taşıyor çünkü eğer hayvanlar bu yetiye sahipse, insanlar, kendi türününkine olduğu kadar hayvanların da acısına dikkat vermeliler.

Bilindiği üzere hayvanlar korku gibi duygular sergiler. Fakat bu, insanların acıyla bağırmasına benzer şekilde, içgüdüsel olarak yorumlanabilir. Korkunun, nasıl yaratılacağını çok iyi bildikleri bir koşullu refleks olduğunu gören davranışçılar bu konuda hiç sorun yaşamadı. Asıl soru hayvanların bir tür zihinsel deneyim içeren duyguları olup olmadığı. Bunu yanıtlamak kolay değil. Hiç kimse, bir başkası duygularını anlatırken onun neyi kastettiğini tam olarak bilemez; “aptal canavarlar”ın ne anlama geldiğini bilmek neredeyse imkansızdır. Bununla birlikte bazı açıklayıcı göstergeler de var – özellikle merhamete dair bulgular.

Bazı hayvanların, kendi topluluklarının hasta ve yaralanmış üyelerine karşı merhamet veya en azından ilgi gösterdikleri görülüyor. Güçlü şempanzeler daha güçsüz olanların doğada yolları aşmasına yardım ediyor. Filler ölülerinin yasını tutuyor (bkz. “yas tutan fil”). Sonradan San Francisco Hayvanat Bahçesi müdürü olan Hal Markowitz, ünlü bir deneyde Diana maymunlarına jetonla yemek almayı öğretti. Aralarındaki en yaşlı dişi maymun bunu başaramayınca, onunla akrabalığı bulunmayan daha genç bir erkek maymun onun yerine jetonları attı ve yemeğini yemesi için geri çekildi.

Başka bir türden canlıya yardım etme zahmetine giren hayvanlar da gözlemlendi. 2008 Mart ayında, Yeni Zelanda kıyılarında Moko adlı bir şişe burunlu yunus, iki pigme ispermeçet balinasına yol göstererek sığ sulardan çıkmalarını sağladı. Balinalar feci biçimde yönlerini şaşırmış görünüyorlardı, üstelik dört kez karaya oturmuşlardı. Bunun yanında, katil balinaların saldırısına uğrayan fokları kurtaran kambur balinalar ve insanları benzer saldırılardan kurtaran yunuslar gibi doğrulanmış vakalar da mevcut. Görünüşe bakılırsa, başkalarına yönelik bu ilgi ahlaki, ya da en azından duygusal gibi görünüyor.

Moko'nun Heykeli - Whakatāne, Yeni Zelanda

Birkaç örnekte koruyucu hayvanların, kendi çıkarları pahasına da olsa merhametli davrandıkları görülmüş. Filler üzerinde çalışan Iain Douglas-Hamilton, ciddi ölçüde yaralandığından ağır aksak yürüyebilen genç bir dişi filden bahsediyor. Sürüsündeki diğer filler onu yırtıcı hayvanlardan korumak için 15 yıl boyunca -yiyecek arayışında geniş alanlara yayılmalarını engellemesine rağmen- onunla aynı hızda yürümüş. 1959 kadar eski bir tarihte, Brown Üniversitesi’nden Russell Church, kafesin yarısındaki kobay farelerin bir mekanizmanın koluna basarak yemek alabildikleri bir deney oluşturdu. Kol aynı zamanda kafesin diğer yarısındaki farelere elektrik akımı gönderiyordu. Birinci gruptakiler bunun farkına vardığında, kola basmayı keserek kendilerini yemekten mahrum bıraktılar. 1964’te American Journal of Psychiatry’de yayınlanan, rhesus maymunları üzerinde yapılan benzer bir deneyde maymunlardan biri, diğerine elektrik çarptığını gördükten sonra 12 gün boyunca yemek işareti göndermedi. Hayvanların yemek yerine bir tür duyguyu tercih ettiği başka örnekler de mevcut. Amerikalı psikolog Harry Harlow’un ünlü deneylerinde, annelerinden ayrılmış rhesus maymunlarına iki yapay anne sunuldu. Bunlardan biri telden yapılmış ve mama dolu biberon taşırken, diğeri bezden yapılmış ve mamasızdı. Yavrular neredeyse tüm zamanlarını bez anneye sarılarak geçirdiler.

Eğer hayvanlar öz farkındalık sahibiyse, başkalarının farkındaysa ve belli bir ölçüde öz denetime sahipse bu, hukukta kişiliği tanımlayan niteliklerin bazılarını bulundurdukları anlamına gelir. Bütünüyle içgüdüsel olmayan şekillerde duygularını ve hislerini ifade ediyorlarsa, o halde onların hisleri de insan hisleri gibi sayılmalı diyebiliriz. Ancak insanı hayvandan ayıran en belirgin niteliğin dil olduğu düşünülür. Hayvanların, anlamlı biçimde dil kullandığı söylenebilir mi?

Hayvanlar her zaman iletişim kurarlar ve bunu yapmak için büyük beyinlere ihtiyaçları da yoktur. 1940’larda Avusturyalı etolog Karl von Frisch, arıların “sallanma dansı” ile birbirlerine yiyeceğin hangi yönde ve ne kadar uzaklıkta olduğu bilgisini aktardıklarını göstermiştir. Kuşlar yaşam alanlarını belirtmek amacıyla veya çiftleşme ritüeli olarak uzun, karmaşık şarkılar söylerler. Balina sürüleri de öyle (bkz. “şarkı söyleyen balinalar”). Ancak tüm bunların ne iletmek için veya ne niyetle yapıldığını söylemek zor. Arıların “Hey, tembeller, şu tarafta polen var” demekten çok, son yaptıkları gezintilerin bir raporunu otomatik olarak indiriyor olmaları daha olası.

Vervet maymunlarının çıkardığı sesler daha çok şey ifade ediyor. Vervetler avcının türüne göre farklı yanıtlar gerektiren ayrı tehlike işaretleri veriyor. Leoparlar için “en yüksekteki dallara sıçra,” kartallar için “çalılıklara saklan,” yılanlar için “dik dur ve etrafına bak” şeklinde çağrılar var. Maymunlar bu farklı çağrıları anlamak ve duruma göre hangisini yapacağını bilmek zorunda. İnsanların yanında büyümüş hayvanlar daha fazlasını yapabiliyorlar. Chaser adında border collie cinsi bir köpek bini aşkın kelime biliyor. Bir yığın oyuncağın içinden, adı olan bir oyuncağı bulup getirebiliyor. Bu onun, işitsel bir modelin fiziksel bir nesneyi simgelediğini anladığını gösteriyor. Dilbilimci Noam Chomsky bir keresinde, bunu yalnızca insanların yapabildiğini söylemişti. Chaser, adını bildiği bir yığın oyuncağın içinden daha önce duymadığı bir oyuncak getirmesi istendiğinde, sıra dışı bir biçimde, kendinden ne istendiğini kavrıyor. Betsy, başka bir border collie, istenen şeyin fotoğrafını getirebiliyor, ki bu da onun iki boyutlu bir görselin üç boyutlu bir nesneyi temsil edebileceğini anladığını gösteriyor.

Bini aşkın kelime bilen Chaser

Daha da ilginç bir başka hayvan ise Nevada Üniversitesi’nden iki araştırmacının işaret dili öğrettiği dişi şempanze Washoe. Washoe sohbet başlatabiliyor ve yiyecek gibi istediği şeyleri ifade edebiliyor. Fakat pek çok hayvanın insanlarla beraber büyütüldüklerinde düşüncelerini insan dili kullanarak ifade edebilmesiyle, insan gibi dil kullandıklarını söylemek tam olarak aynı şey değil. Örneğin pek azı bir tür gramer kavrayışına, yani kelimeleri yeni anlamlar yaratacak biçimde değiştirme ve birleştirme yeteneğine sahip. Tutsak yunusların, “topu çemberin içinden geçir” ile “çemberi toptan geçir” komutlarını ayırt edebildiği doğru. Alex adında bir Afrika gri papağanı, iki kelimeyi birleştirip yeni bir kelime üretti; elmaya, muzun [İng. “banana”] ve kirazın [İng. “cherry”] birleşimi olarak “banerry” dedi (bkz. “geveze papağan”).  Ama bunlar istisnai ve insanlarla yoğun etkileşim sonucu oluşmuş durumlar. Gramer -özellikle karmaşık bir gramer- kullanımı doğada görülmüş değil. Dahası hayvanlarda, insanların birbirine aktardığı anlatılara denk bir şey bulunmuyor.

Washoe bir insanla sohbet ederken

Dilin insana özgü olduğu hala iddia edilebilir ise, buna başka ne eklenebilir? Bu zamana dek insanlığı diğer canlılardan ayırt eden ikinci nitelik olarak kültür gösterilirdi. Genetik kalıtımdan veya çevresel etkilerden ziyade, öğretme, taklit ve uyumla nesilden nesile aktarılan karmaşık edimlerin büyük ölçüde insana özgü olduğu düşünülüyordu. Ancak gittikçe daha net anlaşıldığı üzere, diğer türlerin de kendilerine ait kültürleri var.

Kanada’nın Nova Scotia kentindeki Dalhousie Üniversitesi’nden Hal Whitehead ve İskoçya’daki Saint Andrews Üniversitesi’nden Luke Rendell, The Cultural Lives of Whales and Dolphins adlı kitapta bütün kültürlerde şu beş ayırıcı özelliğin bulunduğunu söylüyor; özgün bir teknoloji, öğretme ve öğrenme, “bir şeyleri yapma şeklimizi” destekleyen ve ihlalleri cezalandıran kurallar içeren bir ahlaki unsur, doğuştan olmayan, öğrenilmiş bir “bizler” ve “diğerleri” ayrımı ve zaman içinde gelişen, birikimsel bir yapı. Bu nitelikler grup içindeki bireylerin tek başına yapamayacakları şeyleri yapabilmelerini sağlıyor.

İlk özellik için kargadan başkasına bakmaya gerek yok. Yeni Kaledonya kargaları hayvanlar aleminin usta alet yapıcıları. V şeklindeki ince dalları koparıp didikleyerek kanca yapıyorlar. Pandanus yapraklarını dişli testere şekline getiriyorlar. Üstelik adanın farklı yerlerinde aletleri farklı şekilde yapıyorlar. Auckland Üniversitesi’nden Gavin Hunt’ın araştırmalarının ortaya koyduğu üzere, Yeni Kaledonya’nın iki ayrı bölgesindeki kancaların ve testerelerin boyutları, yapılışında gereken kesik sayısı ve hatta sağlak veya solak olma durumları sistematik biçimde farklılık gösteriyor. Kültürü “bir şeyleri yapma şeklimiz” olarak ele alırsak, bu iki karga grubunun kültürel olarak birbirinden ayrı olduğunu söylemek mümkün.

Günümüzde şempanzelerin çok sayıda alet edevatı kullandığı biliniyor: dövmek için sopa, ezmek için havan, sineklik, termit avlamak için bitki sapı, suyu emen süngersi yapraklar, kabuklu yemiş kırmak için taşlar. Yeni Kaledonya kargalarında olduğu gibi, alet kullanımında gruplar arasında küçük farklar görülebiliyor. Cambridge Üniversitesi’nden William McGrew’a göre Tanzanya’nın batısındaki şempanzelerin kullandığı aletler, Doğu Afrika’da bulunan insan yapımı ilkel eşyalar veya Tazmanya yerlilerinin tarihi çağlarda kullandıkları gibi, en basit insan aletleri kadar karmaşık.

Alet yapmak ve kullanmak için gereken beceri öğretiliyor. Bu, hayvanlarda öğretme davranışının tek örneği değil. Mirketler, avlaması deneme yanılma yöntemiyle öğrenilemeyecek, son derece tehlikeli bir av olan akreplerle beslenir. Bu yüzden büyük mirketler küçüklere avlanmayı yavaş yavaş öğretir. İlk olarak bir akrebi etkisiz hale getirir ve yemesi için küçük mirkete bırakırlar. Daha sonra aceminin daha az zararlı bir türü yakalamasına izin verirler ve bu süreç genç çırak kendi başına sağlıklı bir akrebi avlayabilecek duruma gelene kadar devam eder.

Hemen hemen tüm mirketler bunu yapar. Öğretilen şeyler farklı yerlerde değişkenlik gösterebilir, bazı hayvanların yeni numaralar öğrenmesi gibi. Kuyruğu üzerinde havalanan Billie’de gördüğümüz gibi balinalar ve yunuslar birbirlerinden esasen yeni davranışlar öğrenebiliyorlar. 1980 yılında Cape Cod’da bir kambur balina, yeni bir biçimde balık yakalamaya başladı. Kuyruğunu -kuyruk darbesi [İng. “lobtailing”] olarak da bilinen şekilde- suyun yüzeyine çarpıyor, dalıyor ve daireler halinde yüzerek bir kabarcık bulutu oluşturuyordu. Sesten kafası karışan ve yükselen kabarcık çemberinden korkan balıklar, kendilerini korumak için bir araya toplanıyordu. Balina da kabarcık bulutunun içinden geçerek ağzı balıkla dolu bir halde yukarı çıkıyordu.

"Kuruk darbesi" ile avlanan bir kambur balina

Kabarcık numarası ve kuyruk darbesi, balinaların avlarını korkutmak için kullandıkları bilindik yöntemlerdi. İkincisini birincinin öncesinde sistematik biçimde kullanmaksa, belli ki yeni bir buluştu ve çok yaygın hale geldi. 1989’a gelindiğinde, Cape Cod’da kuyruk darbesiyle avlanmaya başlayan ilk balinadan yalnızca dokuz yıl sonra, bölgedeki kambur balinaların neredeyse yarısı ona katılmışlardı. Bunların çoğu genç balinalardı; anneleri yeni numarayı bilmediğine göre bunu kalıtımla kazanmış olamazlardı. Araştırmacılar genç balinaların numarayı sergileyen ilk balinayı örnek alarak, tekniği taklit yoluyla yaygınlaştırdıklarını düşünüyorlar. İlkinin bu fikri nasıl bulduğu sorusu gizemini koruyor; tabii bunun daha üstün bir avlanma şekli mi, yoksa yalnızca giderek moda olan bir yöntem mi olduğu sorusu da.

Kültürler yalnızca teknoloji, teknik ve öğretmeye değil, aynı zamanda genel kabul gören davranışlara da dayalıdır. Görünen o ki adalet, sosyal hayvanlar arasında yaygın bir gereklilik. Örneğin, Budapeşte’deki Eotvos Lorand Üniversitesi’nde bulunan köpek araştırma merkezinde, testler için sık sık seçilen köpekler diğerleri tarafından dışlanıyor. Anlaşıldığı üzere tüm köpekler bu testlere katılmak istiyor çünkü insanlardan ilgi görüyorlar; sıklıkla seçilen köpeklerin haksızca üstünlük sahibi oldukları düşünülüyor. Deneylere katılan kapuçin maymunları aldıkları ödüllerin kaydını tutuyorlar. Eğer birisi lezzetli bir üzüm alırken bir diğeri daha az değerli bir ödül almışsa (bir dilim salatalık gibi), ikincisi teste devam etmeyi reddediyor. Bunu şempanzeler de yapıyor.

Çoğu kültürde “bizler” ve “diğerleri” ayrımı var ve hayvanlar da buna dahil. Orkalar, diğer adıyla katil balinalar bu konuda çarpıcı bir örnek; bir tür lehçe gibi, ait oldukları sürüye özgü bir çağrı dağarcığına sahipler. Dr. Whitehead ve Dr. Rendell bunları kabile işaretlerine benzetiyor. Orkalar, farklı sürülerin farklı avlarla beslenmesi ve sürüler arası çiftleşmelerin çok nadir olması nedeniyle olağandışılar. Çoğu zaman sürüler birbirlerini titizlikle görmezden geliyor. Fakat arada sırada birinin diğerine acımasızca saldırdığı oluyor. Bunun yiyecek veya dişiler için rekabetle bir alakası olamaz. Vancouver Akvaryumu’ndan Lance Barrett-Lennard bunun yabancı düşmanlığıyla, yani “bizler”le “diğerleri” arasında aşırı ve agresif bir ayrım yapmakla ilgili olduğunu söylüyor.

Ancak hayvanlar kültürü oluşturan beş nitelikten dördünü sergiliyorsa, sergilemedikleri bir nitelik var. İnsan kültürlerine dair belki de en belirgin özellik, önceki kazanımların üzerine inşa etmek suretiyle, Iphone’dan ve modern tıptan demokrasiye değin pek çok şeyi üreterek, zaman içinde değişmeleridir. Hayvanlarda böyle bir şey görülmemiştir. Hayvan davranışının belli yönleri, kültürel olduğunu düşündürecek şekilde değişim geçirebilir ve yıkıcı değişimler elbette mümkündür. Örneğin 1990’larda Güney Afrika’da yaşlı fillerin öldürülmesi ve onların çocuklarının diğer fil ailelerine dağıtılması şeklinde uygulanan hayvan itlafı politikaları, fillerin düzenli anaerkil topluluklarında büyük değişimlere yol açtı. Genç filler, artık onları dizginleyecek yaşlı filler olmadığından, anormal biçimde agresifleşmeye başladı. Başka durumlarda bu tür bozulmalar, insan biçimci bir bakış açısıyla çok kötü görünmeyebilir (bkz. “barışçıl babunlar”). Fakat sarsıcı değişimler iyi ya da kötü olsun, hayvan topluluklarının düzenli, uyarlanabilir değişim, yani kültürel gelişme göstermelerine daha var gibi görünüyor. Bilgi en yaşlı bireylerde toplanıyor -1993’te Tanzanya’da kuraklık Tarangine Milli Parkı’nı vurduğunda en iyi hayatta kalan fil aileleri, 1958’teki şiddetli kuraklığı hatırlayan annelerin yönettiği ailelerdi- fakat onlarla birlikte de mezara gidiyor.

Hayvan zihinlerine dair öğrenilecek daha çok şey var. Kurallı dil kullanımının üzeri çizilebilir, bununla birlikte bazı türlerin alet yapmayı öğrendiklerine dair artık şüphe yok; fakat varılan pek çok sonuç arada kalıyor, bir kesinlik söz konusu değil. Bunları kabul edip etmemeniz kısmen, gereken ispat standardına bağlı. Hayvan empatisi meselesi makul şüphenin ötesinde kanıt talep eden bir ceza mahkemesinde sınanıyor olsaydı, onun var olduğuna yönelik tereddütte kalabilirdiniz. Eğer bu kanıt üstünlüğü gerektiren bir hukuk mahkemesi olsaydı, muhtemelen hayvanların empati sahibi olduğu kanısına varırdınız.

Bu standarda bakılarak üç farklı sonuca varılabilir. Birincisi, birçok hayvan akıl sahibi. Beyinsel işlevlerinin fizyolojik bulguları, iletişimleri ve çevrelerine verdikleri tepkilerin çok yönlülüğü bu fikri fazlasıyla desteklemekte. Primatlar, kargagiller ve memeli deniz hayvanları, dil veya örgütlü din olmasa da, kültürün belli niteliklerine sahip (gerçi ünlü zoolog Jane Goodall, şempanzelerin doğaya yönelik panteistik bir haz sergiledikleri fikrinde).

İkincisi, hayvanların becerileri, insanlarla karşılaştırıldığında vasat kalmakta. Köpekler kelime öğrenebilir fakat kendi yansımalarını tanıyamazlar. Karga familyasından olan Clark fındıkkıranı, toprağa bir mevsimde 100 bine yakın tohum gömer ve aylar sonra gömdüğü yerleri hatırlar; ancak diğer kargagiller gibi alet yapmaz. Bu özel, odaklanmış beceriler, insan zihinlerini belirli işler için alt yordam demetleri olarak hayatın tüm yönlerine aynı şekilde uygulanabilecek saf akıl motorları olarak görmekten uzaklaşan modern düşünceyle uyum gösteriyor. Bu analize göre insan zihni bir İsviçre çakısı, hayvan zihniyse bir tirbuşon veya cımbız olarak düşünülebilir.

Bu şöyle bir sonuca işaret etmekte; bazı alanlarda hayvan zihinleri insanları aşabilir. Ayumu, Kyoto Üniversitesi Primat Araştırma Merkezi’nde yaşayan genç bir şempanze. Araştırmacılar bir süredir Ayumu’ya rastgele bir dizi sayının, üzeri karelerle kapatılmadan önce kısa süreliğine ekranda göründüğü bir hafıza testi öğretiyorlar. Ayumu’nun ekrandaki karelere, altındaki sayıların başlangıçta görünme sırasına göre basması gerek. İnsanlar beş sayı ve onları inceleyecek 500 milisaniye verildiğinde bu testi çoğunlukla geçiyorlar. Dokuz sayı ya da daha az bir süre olduğunda, insanların başarı oranı büyük ölçüde düşüyor. Ayumu’ya yalnızca 60 milisaniyede görünen dokuz sayı gösterin, ilgisiz bir halde, parmak boğumlarıyla sayılara doğru sırada bastığını göreceksiniz.

Ayumu hafıza testlerinden birini çözerken

Buna benzer şeyler yapabilen, fotoğrafik ya da şipşak denilen bir hafızaya sahip insanlar da var fakat görünen o ki bu, şempanzeler için olağan bir durum. Bu, şempanzelerin insanlarla ortak son atalarından bu yana bir sebeple geliştirdiği bir özellik mi, yoksa insanların aynı zaman dilimi içinde gittikçe kaybettiği bir özellik mi? Dahası bu özellik, bir şempanze için akıl sahibi olma konusunda ne fark yaratır? Herkesin böyle şeyleri hatırladığı bir toplulukta zihne sahip olmak ne anlama gelir? Hayvanlar, insanlarınkinden tamamen farklı duyusal ve zihinsel dünyalara, hatta belki de dil ihtiyacının doğmadığı dünyalara adapte olmuş canlılar olarak, insanların düşünme biçiminden daha farklı, dolayısıyla insanların henüz çözemediği şekillerde düşünüyor olabilirler. Örneğin ahtapotların zeki olduklarına dair şüphe yok; müthiş problem çözme yeteneklerine sahiptirler. Ancak bilim insanları bir ahtapotun nasıl düşündüğünü ve hissettiğini hayal edebilirler mi?

Bunların yanı sıra, varılan üçüncü genel sonuç hayvanlarda zihin ve topluluk arasında bir bağlantı olduğu. Bilişsel seviyeleri en yüksek vahşi hayvanlar (primatlar, memeli deniz hayvanları, filler, papağanlar) tıpkı insanlar gibi bilginin, sosyal etkileşimin ve iletişimin yüksek öneme sahip olduğu topluluklarda yaşayan uzun ömürlü canlılar. Zihinlerinin -insanlarda olduğu gibi- sosyal çevrelerine karşılık olarak evrildiği düşünülebilir (bkz. yalnız balina). Belki de türler arasındaki boşluğun iki ucunda bulunan zihinlerin köprü kurmasını sağlayan şey budur.

Güney Brezilya’nın Laguna kıyılarında insanlar ve şişe burunlu yunuslar nesillerdir birlikte balık tutuyor. Yunuslar, tekir balıklarını balıkçılara doğru yönlendirerek kıyıya yüzüyor. Balıkçılar, ağlarını atmadan önce yunuslardan işaret -özel bir dalış şekli- bekliyorlar. Balıkların güdümünü başlatarak ve o önemli işareti vererek işi yürütenler, yunusların yalnızca bir kısmını oluşturuyor. İnsanlar hangi yunusların balıkları güdeceğini öğrenmeli ve işareti dikkatlice beklemeli, aksi takdirde başarısız olurlar. İki memeli grubu da gerekli becerileri öğrenmek zorunda. Bu beceriler insanlarda babada oğula; yunuslarda anneden yavruya geçiyor. Bu örneğe baktığımızda, türler birbirinden ne kadar farklılık gösteriyor?

Kaynak
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Başka Yazılar

Haftalık Bültene Katılın

Her hafta pazar günü dilsosyal’de yayınlanan içerikleri kısa özetler halinde size yollayalım.

*Her e-postanın altında bulunan “Abonelikten Ayrıl” butonunu kullanarak dilediğiniz zaman abonelikten ayrılabilirsiniz.