Hikâye ile Bilim

Çoğu bilim insanı için yaptığı şeyi bir başkasına açıklamak zordur, keza dinleyen için de anlamak. Çoğu zaman anlatılan dinleyicinin bir kulağından girer diğerinden çıkar. İşte bu noktada hikayenin gücüne başvurmak gerekir. 

Çevrimen: Zeynep Tanrıkulu

Editör: Yunus Emre Dökmetaş

Tasarım: Erhan Köş

Hikâye ile Bilim

Çoğu bilim insanı için yaptığı şeyi bir başkasına açıklamak zordur, keza dinleyen için de anlamak. Çoğu zaman anlatılan dinleyicinin bir kulağından girer diğerinden çıkar. İşte bu noktada hikayenin gücüne başvurmak gerekir.

Çevirmen: Zeynep Tanrıkulu

Editör: Yunus Emre Dökmetaş

Tasarım: Erhan Köş

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
Share on telegram
hikaye ile bilim

Zeynep Tanrıkulu, İstanbul Üniversitesi İngilizce Mütercim Tercümanlık bölümü öğrencisi

Yunus Emre DökmetaşAkdeniz Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği 3. sınıf öğrencisi. Edebiyat ve sanat tarihi ile ilgileniyor.

Erhan Köş, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji lisans öğrencisi. Bilim metodolojisi üzerine çalışıyor.

900 kelime

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
Share on telegram

“Gerçekten hepiniz beni sıktınız.” 

On iki doktora öğrencisi kulaklarına inanamayarak atölye yürütücüsü Sam’e bakarlar. Sam, “Hiçbirinizden yarına kadar aklımda kalacak tek bir şey duymadım.” diyerek sözlerine devam eder.

Kaşlar kalkar. Dudaklar gerilir. Bazı öğrenciler sınıftan kaçmak istiyor gibidir.

Sam’in ifadesi yumuşamıştır. “Ve daha da kötüsü… birbirinizi sıktınız” diye devam eder.

Bu grup, Sam’in kendini tanıtma ve profesyonel ilişkiler kurma seminerinin giriş kısmını yeni bitirmişti. Sam, “Bana kendiniz hakkında bir şeyler anlatın” diye ısrar eder öğrencilerine. “Ne üzerinde çalışıyorsunuz ve bu çalışma neden önemli? Ve lütfen sizi hatırlamama yardımcı olacak bir şeyler paylaşın.”

İlk kişi “Ben Lizzy” der, “Malzeme bilimleri alanında çalışan Baxter grubunda ikinci sınıf doktora öğrencisiyim.” Lizzy bu seminere, insanlarla sohbet etmekte zorlandığı için gelmişti ve Sam’in bu konuda kendisine yardım edebileceğini umuyordu.

Bir sonraki kişi, “Ben Mark, ve şu anda Chen grubunda doktora sonrası eğitime devam ediyorum” der.

Sam kaşlarını kaldırır. “Chen grubu mu?” diye sorar, daha fazla bilgi almanın peşindedir.

“Evet, organik kimya,” diye ekler Mark, halbuki yaptığı işi anlamak ve takdir etmek için herkesin bilmesi gereken şey bu değildir.

İşte böyle kısa bir tanışma esip geçer.

Sam, “Hayatımızın 20 dakikasını birbirimizi tanımaya çalışarak geçirdik ve hala birbirimiz hakkında önemli hiçbir şey bilmiyoruz” der. “Bana fildişi kulelerin dışında kimsenin adını duymadığı o çok mühim danışmanlar için çalışan doktora öğrencileri olduğunuzu söylediniz. Ama hâlâ gerçekten ne üzerinde çalıştığınıza dair hiçbir fikrim yok. Motivasyonunuz ne bilmiyorum. Bir daha geri gelmeyecek bir yirmi dakikayı kaybettik.”

Katılımcıların yarısı onaylayarak başını sallar, evet, onlar da sıkılmıştır. Diğerleri ise meraklıdır, acaba ne olacak diye beklerler.

“Bir hikâye ekleyin” diye devam eder Sam konuşmasına. “Bizi meraklandırın. Kahve molası vermemizi sağlayacak bir şeyi bizimle paylaşın ki sizinle konuşmaya devam edebilelim! Bizi kendinize bağlayın!”

Sınıfın arkalarında oturan genç bir bilim insanı, sanki Sam’in kendisinden yapmasını istediği görev, gökyüzündeki yıldızları saymak kadar imkansızmış gibi içini çekerek şöyle der: “Araştırma konumuz eğlenceli değil. Alanımdaki insanlar için biraz heyecan verici ama dışarıdan bakanlar için sıkıcı.”

Sam, “Her iddiasına varım ki danışmanınız herkesin canını ölümüne sıkacak bir araştırma için maaş almıyordur” diye cevap verir öğrenciye.

Öğrenci sırıtır: “Bence de.”

Sam onlara geçmiş bir seminerde göz alıcı bir resim çizerek dinleyiciyi kendine çeken bir okyanus bilimcisinden bahseder. “O okyanus bilimci, ‘Hawaii’de sahilde yürüdüğünüzü hayal edin,’ diyerek söze başladı. ‘Bir sürü sörfçü var, büyük dalgalar. Görüyor musunuz? Bu dalgalar, üzerinde çalıştığım dalgalara kıyasla tavuk yemi kadar kalır. Ben canavar dalgaları araştırıyorum, 100 metreye kadar çıkabilen ve kargo gemilerini yok edebilecek dalgaları. Bu dalgaların okyanuslar ve iklimimiz üzerindeki etkilerini hayal edin. Anlamaya çalıştığım şey bu.”

“Ama bu çok kolay gelebilir” diye devam ediyor Sam. “Plaj hakkında herkes güzel bir hikâye anlatabilir, değil mi? Ya konunuz bulaşık suyu kadar sıkıcıysa ve iyi bir hikâyesi yoksa?” Öğrencilerin çoğu başıyla onaylar.

Sam, “Size önceki derslerimden birinde birlikte çalıştığım teorik bir fizikçiden bahsedeyim” der. O öğrencim, gravitomanyetik saat etkisi üzerinde çalıştığını söyledi. Bunu hiç duymamıştım. Birkaç ayrıntı soru sordum ama yine de kendimi kaybolmuş hissettim. 10 dakika sonra durumun umutsuz olduğuna ve herkes için utanç verici hale geldiğine karar verdim, bu yüzden seminere devam ettim.”

“Ama o akşamki yemekte bir şans daha vermeye karar verdim ve ona bu saat olayının neyle ilgili olduğunu sordum” diye devam eder Sam. “Heyecanla bana onunla çok şey yapılabileceğini söyledi. Kullanımlarından biri arazi yüksekliğini doğru bir şekilde ölçmekmiş. Alplerde yeni bir tren yolu inşa edileceğinde bu saatin oldukça yararlı olduğu ortaya çıktı. Sonunda ilerleme kaydettiğimizi hissettim. Ona, mevcut yöntemlerdeki yanlışlığın nasıl sorun yaratabileceğine dair bir örnek bulmasını ve bunu kendi hikayesi haline getirmesini söyledim. Gülümsedi ve “Tabii!” dedi.

Bu ilhamla Sam, öğrencilerinin herkesin kendinden bir şey bulabileceği bir hikâye, kavram ya da gerçek hayattan çıkarımlar anlatmasını umar. “Tekrar deneyelim mi?” der.

Yine ilk olarak Lizzy söz alır: “Hepimiz havaalanlarında bulunmuşuzdur; check-in, pasaport kontrolü, güvenlik kontrolü, uçağa binmek için bekleme sırası… Bunlar kesin bir veya iki saat sürer. Şimdi, vücudunuz, yüzünüz ve bagajınız siz fark etmeden tarandığı için doğrudan kapıya yürüyebileceğiniz bir havaalanı hayal edin. Bu harika olmaz mıydı? En önemlisi, tüm veriler güvenle, emniyetle ve doğru bir şekilde toplanacaktır. Benim üzerinde çalıştığım şey de bu: veri depolama ve aktarımı için yeni yöntemler bulmak.”

Lizzy’nin iki cevabı da gece ve gündüz kadar farklıdır. Bu cevaptan sonra diğer öğrenciler teknolojinin nasıl çalıştığı ve belirli zorluklara nasıl yaklaştığı hakkında sorular sormaya başlar. Ardından canlı bir tartışma gelir.

Birkaç sorudan sonra Sam, grubu planlanan kahve molasına geçirmek için araya girmeye çalışır ancak tek kelime edemez.

Kıssadan Hisse

İster bilimsel bir sunum sırasında ister meslektaşlarla bir kahve molasında veya bir iş görüşmesinde ya da bir meslektaşımız elindeki sonuçları paylaşmak için ofisimize geldiğinde olsun, hepimiz güzel bir hikâye dinlemeyi severiz. Neden? Çünkü hikâye dinlerken beynimiz gerçek bir olay karşısında aktive olmuş gibi harekete geçer. Bir an Hawaii’de o kumsalda sörfçüleri gördük, Alpler’de tren yolu yapımını izledik, uçağa yetişmek için bir havaalanında koştuk. Hikâyeler aşırı teknik değildi; bize analojiler sundu ve üzerinde düşünmemiz için sorular sordu. Hikâyeye bağlanmış hissettik!

Artık top sizin sahanızda. Araştırma konunuzu neden seçtiğinize, o geni araştırmaya nasıl karar verdiğinize veya Afrika’daki bir bataklığa nasıl sıkışıp kaldığınıza dair bir hikâye kurun. Biliminizi, hikâye ile paylaşın.

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
Share on telegram

Haftalık Bültene Katılın

Her hafta pazar günü dilsosyal’de yayınlanan içerikleri kısa özetler halinde size yollayalım.

*Her e-postanın altında bulunan “Abonelikten Ayrıl” butonunu kullanarak dilediğiniz zaman abonelikten ayrılabilirsiniz.

Başka Yazılar

Haftalık Bültene Katılın

Her hafta pazar günü dilsosyal’de yayınlanan içerikleri kısa özetler halinde size yollayalım.

*Her e-postanın altında bulunan “Abonelikten Ayrıl” butonunu kullanarak dilediğiniz zaman abonelikten ayrılabilirsiniz.