Hoşgörü Üstüne Bir Mektup

Locke, “Hoşgörü Üzerine Bir Mektup” adlı kitabında bireylerin devletle ilişkilerinin hoşgörü çerçevesinde nasıl düzenlenebileceğine ilişkin önemli argümanlar sunar. Burada temel vurgu, genelde mutlak özgürlük; özelde ise sınırsız din özgürlüğüdür.

Yazar: Dilara Öztekin

Editör: Zeynep İlayda Özer

Sayfa Düzeni: Erhan Köş

Hoşgörü Üstüne Bir Mektup

Locke, “Hoşgörü Üzerine Bir Mektup” adlı kitabında bireylerin devletle ilişkilerinin hoşgörü çerçevesinde nasıl düzenlenebileceğine ilişkin önemli argümanlar sunar. Burada temel vurgu, genelde mutlak özgürlük; özelde ise sınırsız din özgürlüğüdür.

Yazar: Dilara Öztekin

Editör: Zeynep İlayda Özer

Sayfa Düzeni: Erhan Köş

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
Share on telegram

Dilara Öztekin, sosyoloji bölümünde lisans öğrencisi. alanı doğrultusunda çeşitli çalışmalarda bulunuyor. İmkan buldukça farklı mekanlar keşfetmeyi ve bunları fotoğraflamayı seviyor.

Zeynep İlayda Özer, Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi. Seslendirme, edebiyat ve fotoğrafçılıkla ilgileniyor.

 900 kelime

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
Share on telegram

Locke bu kitabında, bireylerin devletle ilişkilerinin hoşgörü çerçevesinde nasıl düzenlenebileceğine ilişkin önemli argümanlar sunar. Burada temel vurgu, genelde mutlak özgürlük; özelde ise sınırsız din özgürlüğüdür. Dinsel hoşgörünün tesis edilmesinde doğru inanca ulaşıp onu tüm topluma hâkim kılma amacıyla hareket edilse bile bunu devletin zorlayıcı araçlarına başvurarak gerçekleştirmeye dayalı her türlü görüş reddedilmiştir. 

Locke, hoşgörünün tesis edilmesinin bir koşulu olarak devletin bazı sınırları olması gerektiğine inanır. Bu bağlamda devlet, bireyin inandığı gibi yaşamasına karışamaz; tersine onun görevi yurttaşlarının inandıkları hayat tarzlarını uygulamada onlara yardımcı olmaktır. Devlet, her bir vatandaşın bireysel özgürlüğünü güvence altına almak ile yükümlüdür. Böylece Locke, devlete bir misyon yükler:

“Devlet, bana göre, sadece kendi sivil çıkarlarını tedarik etmek, korumak ve geliştirmek için teşkil edilmiş bir insan toplumudur. Sözünü ettiğim sivil çıkarlar, hayat, özgürlük, sağlık, para, araziler, evler, eşyalar ve benzeri gibi maddî şeylerin mülkiyetidir. Hayata ait bu şeylere tam olarak sahip olmak genelde bütün insanlar, özellikle de uyruklarının her biri için aynı kanunları tarafsız bir şekilde ifa ederek güvence altına almak siyasî yönetimin görevidir.” (s.25)

Locke, siyasi yönetim ile din işlerinin kesin bir şekilde birbirinden ayrılması gerektiğine inanır. Yaratıcı bile hiç kimseye bir diğerini kendi dinine zorlamaya yönelik ‘açık bir otorite’ kurma imkânı vermemişken siyasi yönetimin bu otoriteyi tekeline alması kabul edilebilir bir şey değildir. Bu sebeple siyasi yönetim ile din ilişkilerinin birbirinden kesin bir şekilde ayrılması gerekir. Devleti yönetenlerin bireysel olarak inançları sorgulanamaz; fakat bu sübjektif inançları vatandaşların kabul etmesi de onlardan talep edilemez yani bu inançlar yasalar yoluyla insanlara dayatılamaz. Çünkü Locke’a göre akıl tarafından ikna edilmemiş hiçbir inancın ne insana ne topluma yararı olabilir. Bunu şu şekilde açıklamıştır: 

 “İkna etmek bir şeydir, emretmek ise başka bir şey; biri tartışmalarla kabul ettirilir, diğeri cezalarla. Bu sivil gücün sadece bir şeyi yapma hakkı vardır; diğerleri için iyi niyet yeterli bir otoritedir. Yönetimin yetkisinin, kanunların zoruyla, imanın şartlarını yahut ibadet formlarını kabul ettirmeyi kapsamaması gerektiğini söylüyorum. Çünkü, kanunların cezalar olmaksızın hiçbir gücü yoktur ve bu durumda cezalar, aklı ikna etmek için uygun olmamalarından dolayı kesinlikle münasip değildir.” (s.28)

Nitekim Locke, “Tanrı’ya karşı günah olarak kabul edilen her şeyin, hiçbir ayrım gözetmeksizin adaletin kılıcı tarafından cezalandırılmasının siyasî yöneticilere düşen bir görev olmadığını” ifade eder. İnsanların düşüncelerinde bir değişiklik meydana getirebilen güdü, içtenlikle ve gönül rahatlığıyla kabul ettikleri inançlarıdır. Bu, hiçbir şekilde dışsal yaptırımlarla ortaya çıkamaz. Tersine, insanların var olan potansiyellerini ortaya çıkarmada en büyük engeldir. Vatandaşlarını kendi akıllarının ışığından mahrum eden hakikati tekelinde bulundurduğuna inanan ve bu ‘hakikati’ vatandaşlarına dayatan böylelikle de toplumu tek tipleştirmeye çalışan bir siyasi yönetimden daha kötü ne olabilir? Locke, hakikatin bu denli savunucularının, yönetimin gücünden mahrum kaldıklarında Tanrı’ya yönelik bu çabalarında azalma olduğunu gözlemler. Fakat güç onlardan yana olunca da barış ve merhamet söylemlerini bir kenara bırakırlar. Locke’a göre, “Onlar, zulme devam edip efendi olma gücü bulamadıkları yerde, daha tarafsız koşullarda yaşamayı isterler ve hoşgörü vaaz ederler.” 

Her insan, bedeli ne olursa olsun inandığı gibi yaşama özgürlüğüne sahip olmalıdır. Siyasi yönetimin temel görevi, bu hoşgörüyü toplumsal düzeyde tesis etmektir. Bir kişinin ‘hastalığı’ için uygun olan reçete diğeri için uygun olmayabilir. Siyasi yönetim, tek bir hastalık türü olduğunu iddia edip bunun çaresini tek bir reçetede arayamaz. Bu hastalığı iyileştirmez, tersine körükler. Çünkü hastalıklar aynı değil ki reçeteler aynı olsun! Nitekim Locke bu durumu şu şekilde ifade eder: “En uygun ve en onaylanan ilaçlar, eğer midesi alır almaz onu reddediyorsa, hasta üzerinde hiçbir etkide bulunamaz hatta böyle davranarak hasta bir insanın bünyesinin zehre dönüştüreceği kesin olan bir ilacı, onun boğazına boşu boşuna tıkmış olursunuz.” 

Toplumda hiçbir birey bir diğerinin aynısı değildir. Bu sebeple, bir insan tarafından kabul görülen yaşayış ve inanç biçimi, bir diğeri tarafından kabul edilmek zorunda değildir.  Dolayısıyla, siyasi yönetim dayatmadan kaçınmalı, insanların kendi tercihlerini yaşama özgürlüğünü onlara sunarak güvence altına almalıdır. Nitekim Locke kanunların işinin, “kanaatlerin doğruluğunu temin etmek değil; toplumun ve her bireyin can ve mal güvenliğini sağlamak” olduğuna inanır ve ekler:

“Hakikat, kendisinin çok az bilincinde olan ve daha da seyrek olarak kendisini kabullenen büyük adamların gücünden nadiren yardım almıştır ve korkarım ki, bundan sonra da almayacaktır. Hakikat, yasalarla öğretilemez ve onun insanların zihinlerine girmesini sağlamak için herhangi bir güce de ihtiyacı yoktur. Hatalar, aslında, yabancı ve ödünç alınmış yöntemler nedeniyle hüküm sürerler.” (s.65)

Sonuç olarak, her bir insanın benden bağımsız bir gerçekliğinin var olduğunu kabul edersem hiçbir sorun kalmaz gibi gözüküyor. Hiçbirimizin düşünce yapısı, yetiştirilme tarzı, bakış açısı aynı değil; aynı olmak zorunda da değil. Hoşgörünün tesis edildiği çeşitliliğe dayalı bir sistem oluşturulduğunda toplumsal kabulün ön koşulu da sağlanmış olur. Siyasi yönetim, “farklılığı öğüten dev bir makinenin” üretimine katkı sağlamak yerine, vatandaşlarını tekil birer varlık olarak görüp onların inançları doğrultusunda yaşamalarına olanak sağlamalıdır. Ancak bu şekilde farklılığın zenginlik olarak görüldüğü toplumsal düzenin ve huzurun sağlandığı bir hoşgörü ortamı oluşabilir. Farklı olanı “öteki” olarak görmeyi aşılayan bir zihniyetin hiçbir yararı yoktur. Nitekim bu, yeryüzünün de kanunudur: “Karbonu yeryüzünün efendisi kılan, zıt olanla bile iletişimde olabilmesidir.” Karbondan bile öğrenmemiz gereken ne çok şey var!

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
Share on telegram

Haftalık Bültene Katılın

Her hafta pazar günü dilsosyal’de yayınlanan içerikleri kısa özetler halinde size yollayalım.

*Her e-postanın altında bulunan “Abonelikten Ayrıl” butonunu kullanarak dilediğiniz zaman abonelikten ayrılabilirsiniz.

Başka Yazılar

Haftalık Bültene Katılın

Her hafta pazar günü dilsosyal’de yayınlanan içerikleri kısa özetler halinde size yollayalım.

*Her e-postanın altında bulunan “Abonelikten Ayrıl” butonunu kullanarak dilediğiniz zaman abonelikten ayrılabilirsiniz.