John Berger Sanatla Olan İlişkimizi Nasıl Yeniden Kuruyor?

“Görünen her imgenin ardında, gerçeğe daha sadık bir başka imge olduğunu biliyoruz, onun da ardında bir başka imge ve sonuncunun ardında bir başka imge. En nihayetinde de hiçkimsenin göremeyeceği o mutlak, gizemli gerçekliğin hakiki imgesi.” -Sanatla Direniş
8 Aralık 2021
john-berger
La Tempestad.

John Berger Sanatla Olan İlişkimizi Nasıl Yeniden Kuruyor?

“Görünen her imgenin ardında, gerçeğe daha sadık bir başka imge olduğunu biliyoruz, onun da ardında bir başka imge ve sonuncunun ardında bir başka imge. En nihayetinde de hiçkimsenin göremeyeceği o mutlak, gizemli gerçekliğin hakiki imgesi.” -Sanatla Direniş

Çevirmen: Mefkure Demirci
Editör: Sena Bahadır
Tasarım: İrem Gevrek

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
Share on telegram

Mefkure Demirci, Marmara Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı lisans öğrencisi. İngilizce-Türkçe çeviriler ve alanı ile alakalı araştırmalar yapmaktan, yeni diller öğrenmekten ve çeşitli müzik türlerini dinlemekten keyif alıyor. 

Sena Bahadır, İstanbul Üniversitesi’nde sosyoloji öğrencisi. Eleştirel film okumalarına ve dijital medyaya ilgili.

İrem Gevrek, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Sosyoloji öğrencisi. Göç sosyolojisine ilgi duyuyor. Bu dünyayı keşfederken fotoğraf çekmeyi çok seviyor.

1000 kelime

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
Share on telegram

Sanat eleştirmeni John Berger, 1950’lerin ortalarında, sanatın sergilenme, öğretilme ve yazılma biçimlerinden şikayetçiydi. Berger’in beğenmediği bir terim olarak sanat dünyası, fazlaca dar görüşlüydü ve sanat tarihçileriyle sanat eleştirmenleri bunu düzeltmek için çok az şey yaptılar. Belki de en önemlisi, sanat tarihçileri ve sanat eleştirmenleri sanatın insan deneyimleriyle olan derin bağlarını paylaşmakta başarısız oldular.

Berger 1956’da The New Statesman dergisi için yazdığı bir makalede, insanların sanat eserlerine çok az ilgi göstermelerinin şaşırtıcı olmadığını, çünkü insanların “sanat eserlerinin kendilerine söyleyecek hiçbir şeyleri olmadığına” inandırıldıklarını söylüyordu. Berger’in Ocak 2017’de ölümünden sonra yayımlanmış olan ilk biyografisi; bugüne kadar hayal kırıklıklarımıza, korkularımıza, umutlarımıza ve arzularımıza karşılık gelen en anlamlı ve tutkulu bir şekilde konuşan yazarın düşüncelerini ortaya koyuyor. Joshua Sperling tarafından yazılan ve Verso tarafından yayımlanan bu kitabın adı: “Zamanımızın Bir Yazarı: John Berger’ın Hayatı ve Eserleri“( A Writer of Our Time: The Life and Work of John Berger). Biyografinin yazarı Sperling, kitabın Los Angeles’da gerçekleştirilen tanıtım gününde, kendisiyle yaptığımız sohbette biyografinin başlığının, Berger’in ilk romanı olan: “Zamanımızın Bir Ressamı” (A Painter of Our Time) adlı eserinin benzer bir tekrarı olduğunu söyledi.

John Berger-Kronos.

Berger’i 20’li yaşlarında Londra’nın geleneksel “müze eleştirmenleri”ne yönelik yaptığı eleştirilerle tartışmalara yol açan,  sert bir sanat eleştirmeni ve kararlı bir Marksist olarak tanımıştık. O günlerin modası olan soyut sanatlar Berger’e hitap etmiyordu. Ona göre soyut sanat yabancılaştırıcı ve apolitikti. Soyut sanata karşı sanatta toplumsal gerçekliğe geri dönüşü savundu: Somut, günlük yaşamı betimleyen resimleri. Ve sonunda “Mutfak Lavabosu” (Kitchen Sink) ressamları olarak tanınacak bir grup İngiliz sanatçıyı teşvik ederken onun bu çağrısı duyuldu; hatta Whitechapel Galerisi’ne sergi bile düzenledi. 

Berger, 1960’lı yıllara ve 30’lu yaşlarına geldiğinde ise toplumsal gerçekçiliğe olan tutkusunu bir kenara bırakarak, modernist sanata yöneldi. Kendisinin yetiştirdiği sanatçılar da dahil olmak üzere, çağdaş sanatçıların çalışmalarından tatmin olmayarak dikkatini Manet, Picasso ve Van Gogh gibi sanatçılara yöneltti. Sperling, Berger’in bu yeni yönelimi için: “Artık geleceğin sanatını savunmuyordu; şimdi, geçmişin sanatında devrimci fakat yitirilmiş olanı savunuyordu” diye yazar. Ve görünen o ki, birkaç istisna dışında, sanat yazarlığı kariyerinin geri kalanında Berger’in gözü geçmişte kalmıştı.

Bugün bir sanat eleştirmeninin enerjisinin çoğunu ölü sanatçılara adaması garip gelebilir. Fakat Berger geçmişte netlik buldu. Bir zamanlar 16. yüzyıl Grünewald sunağı üzerine yazdığı 1973 tarihli bir makalesinde kendisinin de dile getirdiği gibi; yüzyıllar öncesindeki sanat eserleriyle ilgilenmek mevcut durumumuzu aydınlatmaya yardımcı olur. Sunakla ilk karşılaşmasını: “Tarihsel olarak onu konumlandırmak konusunda endişeliydim.” diye ifade eder. Devamında da: “Şimdi, kendimi tarihsel olarak konumlandırmak zorunda kaldım.” diye ekler. Berger, artık toplumsal gerçekçi bir estetiğe bağlı olmasa da eski eleştirmenliğinden gelen inancı hala taşır ve ona göre: Anlamlı bir sanat her zaman insan deneyiminin bir yönü ile bağlantı kuracaktır. 

Fakat Berger daha fazlasını da başarır: Endişeli bir şekilde ilerlemekte olan kapitalist kültürde geçmişle olan bağlantıyı yeniden kurar. Berger’in tüm projesi; geri kalmışlık ve yabancılaşmış tekrar ile nitelendirilen bir çağda, sanatı özüne döndürmek, paylaşılan anıların ve yerlerin güçlü enerjisini yeniden keşfetmektir. Bununla birlikte kapitalizmin işaret ettiği hızlı tüketim kültürünün ortadan kaldırıldığı; kutsal bir anlama biçimiyle gündelik hayata yeniden yatırım yapmaktır. Bu bağlamda Sperling, Berger’in kanonik sanat eserlerinden heyecanla bahsettiği meşhur televizyon programı Ways of Seeing’i (1972) hassas bir şekilde gözlemler ve onun için “Kişisel, sanatsal ve entelektüel bir yeniden büyülenme programıydı.” der. 

Berger beni büyülemeye devam ediyor (ve sadece çok yakışıklı olduğu için değil). Eğer siz de benim gibi sanat tarihi dersi aldıysanız, resimlerin nasıl keskin bir geçişle köşegenlere ve ışık yollarına ayrıldığını bilirsiniz. Berger ise geçmişi bugüne getiriyor. Bizi sanat tarihi terimleriyle beslemek yerine, kendi terimlerimizle gördüklerimize itimat ederek bizlere özgür alan sağlıyor.

Sperling, biyografi boyunca Berger’in kendi yaşamının ve içerisinde bulunduğu sosyal koşulların yazılarıyla nasıl iç içe geçtiğini ve yazılarını nasıl şekillendirdiğini anlatıyor. Benim için “Zamanımızın Bir Yazarı”, Berger hakkında sevdiğim çoğu şeyi bir bağlam içerisinde bir araya getirdi. Ve bu, özellikle kitabın en güzel bölümünü oluşturan son birkaç bölüm için geçerli.

Berger, 1970’li yıllara ve 40’lı yaşlarına geldiğinde ise Sperling’in sözleriyle “daha yumuşak” oldu. Sanatın, sevgi ve umut fikriyle, toplumun ayrıştığı zamanlarda toplumu tekrar nasıl bir arada tutacağına ve insanlar arasında nasıl bir bütünlük oluşturacağına odaklandı. Bu değişim aynı zamanda Berger’in hayatının geri kalanını geçireceği kırsal Fransa’ya taşınmasıyla da eşzamanlı gerçekleşmiştir. İngilizlerle hiçbir zaman özdeşlememiştir çünkü onlara karşı pek çok çekincesi vardır. Ve 48’inde Quicy köyüne taşınana kadar kendisini bir yere ait hissetmemiştir. 1981’de, Quicy’ye taşınmasıyla birlikte, “Başka hiçbir yerde hissetmediğim kadar burada evimde hissediyorum.” der. 

Sperling’in buraya kadar yazdıklarıyla varmak istediği nokta birdenbire anlaşılıyor: “Mekânın, Berger’in hayatındaki ve çalışmalarındaki önemi.” Bir yandan, sonunda kendisini bir topluluğa ait hissederek; Sperling’in de dediği gibi “sadece bir ev değil, bir çapa da” kazandı. Birçok şeyin hızlıca tüketildiği bir dünyada “kalıcı bir şeyin peşindeydi” ve onu buldu. Öte yandan Berger, J.M.W. Turner’ın babasının berber dükkanındaki köpüklü lavaboların dalga resimlerindeki tezahürü gibi, mekânın bir ressamın vizyonunu nasıl etkilediğiyle ve çevresinin tuvale nasıl yansıdığıyla giderek daha fazla ilgilenmeye başladı.

Sperling: “Berger için resim, görme deneyiminin üzerine kuruluydu ve görme, yerelde ve özelde kök salmıştı.” diye yazar. “Görünürlük bir yerde gerçekleşir.” (Oysa soyutlama “yersizdir”.)

Belki de Berger sonunda bir çözüm bulduğu için daha ılımlı davranmaya başlamıştı; artık bir yere ait hissettmek istemiyordu. Fakat o zamana kadar en büyük aşkı olan resimler, ona en misafirperver davranan ve ona aradığı kalıcılığı sunan varlıklardı. 1990’da “Elveda Dediğimiz Her An” (Ev’ry Time We Say Goodbye) adlı makalesinde 20. Yüzyılı hem zorunlu hem de gönüllü kitlesel göçün damgasını vurduğu “kaybolma yüzyılı” olarak tanımlar. Berger: “Bu, sanat formlarının en geçicisi olan filmin neden o yüzyılın sanat formu olduğunu açıklıyor” der. Belki de, bu zemine karşı resimler bize “durağan ve değişmez” oldukları için bir kalıcılık ve yer, yani ait olma hissiyatı verirler.  

Bazıları için Berger’in resim takıntısı eski moda görülebilir. Diğerleri, bazı yönlerden, özellikle Batı sanatına sınırlı bir perspektifle bakması nedeniyle, zamanımızın bir yazarı olamadığını haklı olarak iddia edebilir. Ama en azından benim sanat dünyamda belirli aralıklarla etkisini gösteren şey: Berger’in sanatla ilişkimize ilişkin tarihimizi, nereden geldiğimizi ve nereye ait olmaya çalıştığımızı derinlemesine açığa çıkaran kapsamlı vizyonudur. Gösterişli, oldukça pahalı bir sanat çağında bunu unutmak kolaydır. Bu nedenle Berger’in yazıları, dağınık ve sürekli değişken hayatlarımızın ortasında sanata sığınabileceğimizi anlamamız için hala bir pusula görevi görmektedir.

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
Share on telegram

Haftalık Bültene Katılın

Her hafta pazar günü dilsosyal’de yayınlanan içerikleri kısa özetler halinde size yollayalım.

*Her e-postanın altında bulunan “Abonelikten Ayrıl” butonunu kullanarak dilediğiniz zaman abonelikten ayrılabilirsiniz.

Başka Yazılar

Haftalık Bültene Katılın

Her hafta pazar günü dilsosyal’de yayınlanan içerikleri kısa özetler halinde size yollayalım.

*Her e-postanın altında bulunan “Abonelikten Ayrıl” butonunu kullanarak dilediğiniz zaman abonelikten ayrılabilirsiniz.