Marksist düşünce geleneğinde yabancılaşma kavramı (Entäußerung), modern sosyal ve politik teori tarihinde en çok tartışılan kavramlardan birisi olmuştur. Kavramın tarihi Marks’tan öncesine -doğal ve sözleşmeci gelenekten, Hegel ve Genç Hegelcilerin çalışmalarına kadar- dayanır. Fakat hiç şüphesiz Marksist formülasyon bunlardan en etkili olanıdır. Kapital’de yer alan ve Grundrisse’de tekrarlanan bu kavram, Marks’ın ölümünden sonra 1932’de yayımlanan 1844 Ekonomik ve Felsefi El Yazmaları’nda açıkça teorize edilmiştir. 

Daha sonraları Marksist söylemde yabancılaşma, problematik ve bölücü bir kavram haline gelmiştir. Bazı Marksist entelektüeller (Althusser gibi) bu kavramı, bilim insanından ziyade filozof olarak gördükleri “genç Marks”a atfederek yetersiz görmüşlerdir. Diğerleri ise yabancılaşmayı, Marksizm’in bizzat kendisinin temeli olarak kabul etmekle beraber; bu kavram olmadan ekonomi politiğin bir eleştirisinin düşünülemeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Ben her ne kadar “genç Marks”ı “olgun Marks”a tercih etmesem de ikinci görüşten yanayım. Gerçekten de yabancılaşma kavramının, çok yönlü bir araştırma sürecini sekteye uğratabilecek önemli süreksizliklerine rağmen Trierli filozofun düşünce hayatında önemli bir yere sahip olduğunu düşünüyorum. Bu makalede de kendimi, 1844 El Yazmaları ve Kapital‘den en açıklayıcı pasajları tartışmakla sınırlandırarak, yabancılaşma kavramının Marksist söylemde üstlendiği anlamları kısaca yeniden inşa edeceğim. Kişinin amaçları doğrultusunda kendi kaderini belirleyebilmesi özgürlüğünün bir yansıması olarak, kavramın ortaya koyduğu tüm belirlenimlerin, kapsayıcı bir özgürlük ilkesi ışığında nasıl yeni anlamlar kazandığını göstermeye odaklanacağım. Bu özgürlük ilkesi, herhangi bir konunun dışında geniş ve nesnel bir teleoloji olarak yeniden şekillendirilse bile bugünün eleştirisi için hâlâ temelde büyük önem taşımaktadır.

Yabancılaşmış İşgücü

Ekonomik ve Felsefi El Yazmaları, Karl Marks 26 yaşındayken, 1844 baharında yazılmış bir dizi defterdir. Klasik ekonomi politiğin temel yapıtlarına ilk kez burada değinilmiştir. Marks, bu çalışma notlarında politik iktisatçıların -özellikle Smith ve Ricardo’nun- özel mülkiyetin sübjektif temeline yaptıkları insan emeği tanımını doğru bulmuştur. Dolayısıyla özel mülkiyet, nesnelleştirilmiş emek olarak anlaşılmıştır. Ancak onlar bu çalışmayı “yabancılaşma” başlığı altında tematize etmemişlerdir. Aksine özel mülkiyeti doğal bir olgu olarak kabul etmişlerdir. Üretim araçlarına sermaye sahipleri tarafından el konulmasının bir sonucu olarak özne ve nesnenin değişimini gerekçelendirmemişlerdir. Ancak insan öznesinin asli mülksüzleştirilmesini, yine insan öznesinin, çalışmalarının nesnelliğini bilinçli olarak çözümleyebilmesi özgürlüğüyle -eylemlerimizin yolları, sonları ve sonuçları üzerinde düşünsel bir kontrole sahip olabileceğimiz özgürlükle- bağlantılı olarak nasıl açıklayacaklarını bilmemekteydiler. 

Kişinin nesnelerinin ve eylemlerinin sahiplenilemezliği ve bunların erişilemezliği, özgürlüğün bir yitimi olarak dört tespitte ifade edilir. Bunlardan ilki, işçi ile iş nesnesi arasındaki ilişki ile ilgilidir. İş nesnesi; “yabancı bir şey, üreticiden bağımsız bir güç” olarak karşımıza çıkar. O halde burada ifade edilen, Lukacs’ın Sınıf Bilinci Tarihi‘nde, varoluşçulukta ve Hegel’in bir okumasında olduğu gibi nesneleştirme değil; nesnenin ve nesne esaretinin kaybı olan belirli bir tarihsel nesneleştirme biçimidir. Nesne artık özerk, düşmanca bir şeye dönüşür. Bu köleleştirme hem üretim araçları hem de geçim yolu ile ilgilidir. Her iki durumda da özne, bir işçi olarak kendisinin üretimi kadar yaptığı işin üretimi için de başka bir kişiye, yani sermayedara bağlıdır. 

Bu açıdan baktığımızda öznelerin kendi ürünlerini elden çıkaramamaları dini deneyimlerde yaşananlara benzer. Marks’ın çizdiği bu sürekli paralellikler, Feuerbach’ın düşüncesini ve yabancılaşma kategorisinin benimsenmesi üzerindeki belirleyici etkiyi vurgulamaktadır. Feuerbach’ın dini yabancılaşma teorisinde, insanlar kendilerini kendi ruhsal güçleri içinde yabancılaştırırlar; onları bir tanrı figürü içinde yapay bir nesne olmaktan çıkartıp yaratıcı bir özne haline getirirler. Fakat Marksist yabancılaşma her şeyden önce endüstri içinde ortaya çıkan maddi bir yabancılaşmadır; oysa Kutsal Aile’de belirtildiği gibi, Feuerbach ve Hegelci Sol’da yabancılaşmanın ürünleri; yalnızca ideal fantazmagoryalar, öz bilincin katıksız yabancılaşmalarıdır.

Marks’ın söylemine tekrar odaklanacak olursak; işçinin mağdur olduğu bu bağımlılık ikinci belirlemede, yani işçinin üretim sürecine yabancılaşmasında daha iyi ifade edilmiştir. Aslında, bu üretim faaliyeti; birincisi, işçinin varlığına ait değildir, içsel bir ihtiyacı karşılamaz; ikincisi, gönüllülük esaslı değildir, yalnızca bir gereklilikten doğan zorla çalıştırılmadır; üçüncüsü başka bir kişiye aitlik işçinin kendi kendisini yönetmesini imkânsız kılar. İlk ikisini kapsayan üçüncü belirleme ise bireyin insan özüne (Gattungswesen) yabancılaşmasıdır. Bu, genç Marks’ı eleştiren birçok kişi tarafından Marks’ın henüz tarihsel materyalist olmadığını kanıtlamak için kullanılmış popüler bir kavramdır. Ben bu kavramın antropolojik olarak önceden belirlenmiş ve tarihsel olmayan bir içerik kümesine, yani kurtarılması gereken kayıp bir özgünlüğe karşılık gelmediğini düşünüyorum. Aksine bu, nesillerin çalışmalarının nesnelleştirildiği ve her seferinde belirli bir sosyal bağlamda verilen, tarihsel olarak belirlenmiş insan yetenekleri (bilgi, teknik, beceri) kümesini ifade etmektedir. İnsanoğlunun kendini nesnelleştirdiği özgür bilinçli aktivite, yani nesnel dünyanın pratik detaylandırılması, yine insanoğlunun kendi tikelliklerini aşmasına izin verir. Bu durum evrensel bir mirasa yol açmaktadır: “Hayvan sadece kendini üretirken, insan doğanın tamamını yeniden üretir.”Bireyler bir yandan kendilerini üretirlerken, diğer yandan yaptıkları çalışmalarla katıldıkları türlerin kaynaklarını genişletmek için sürekli kendilerini yenilemektedirler. İnsan özü bu sürecin bir sonucudur. Endüstri tarihi bu şekilde gerçek antropolojik nitelik taşımaktadır.

Bununla birlikte bu inorganik bedeni besleyen üretici faaliyetin yabancılaşması insan özünün kendisine yabancılaşmasını tayin eder. İkincisi, yani üretim faaliyeti, tarih boyunca tüm işçiler tarafından ortaklaşa üretilse de onu özgür ve kolektif biçimlerde sahiplenme olasılığı reddedilir. İnsanlığın ortak mirası böylece şahsi çıkarların bir işlevi haline gelir. Tıpkı bireysel yaşamın, “yabancı” bir şey olarak bu türden bir mirasın üretilmesinde işlevsel bir role sahip olması gibi. Burada söz konusu olan, halihazırda size sunulanlar üzerinden özgün ve iyi bir yaşamın gerçekleştirilmesi değil; kolektif düşünümsel özgürlüğün uygulanmasıdır. Yani bu, sosyal eylemin amaçları ve yolları ile onun nesneleştirilmesinin herkes tarafından müzakere edilmesidir. 

Son olarak dördüncü belirlemeye, yani bireyin bireye yabancılaşması noktasına geliyoruz. Emeğin ürünlerine, çıkarları işçi sınıfının çıkarları ile ters düşen bir birey tarafından el konulduğu için bu yabancılaşma kapitalist ile işçi arasındaki uzlaşmaz sınıf ilişkisini ifade eder. Üstelik bu durum aynı zamanda işçi sınıfının kendi içerisindeki dayanışma bağlarının kaybolmasına da yol açabilir. Bu dayanışma bağlarının yitimi, beraberinde ortak amaçların kolektif olarak belirlenmesini engellemekle birlikte, her işçiyi birbirine yabancılaştıran rekabetçi ilişkilerin kurulmasına zemin hazırlar. Her halükârda zarar gören, Marks’ın özgür bilinçli eylem olarak tanımladığı “kurucu insan yetisi” olmaktadır.

Meta Fetişizmi ve Büyülenmiş Dünya

Bana öyle geliyor ki, kolektif düşünümsel özerklik fikri üzerindeki aynı ısrar, ya da daha doğrusu onun yabancılaşmanın anahtarı olarak kapitalizmdeki kaybı, Kapital’in birinci cildinin ilk bölümünde, yani; metanın fetiş karakterine ilişkin paragrafla başladığı iyi bilinen pasajlarında keşfediliyor. Metanın gizemi, tam da insanlar arasındaki toplumsal ve üretken ilişkiyi “şeyler arasında düşsel bir ilişki biçiminde” yeniden tesis etmesinde yatmaktadır. Böylece insan eyleminin sonucu, soyut bir dünyaya sabitlenmiş nesnel yasaların egemen olduğu; düşünsel bir tutukluk ve müzakere olanaklarından daha fazla kaçınan, “duyarlı duyular üstü” bir “sosyal hiyeroglif” haline gelir. Bu, sadece yanlış bir temsilin çıktısı değildir. Aksine, metanın bu ilişkiyi yeniden tesis etmesi şeffaf olmaktan uzaktır. Bununla birlikte, eski ilişki biçimine hâkim olunduğu sürece öznelerin ve özne eylemlerinin nesnel (özelleştirilmiş) koşulları arasında sağlanabilen gerçek bir terslik ve gerçekten işleyen bir soyutlama meselesidir. Marks, dini çağrışımları olan ve büyük olasılıkla De Brosses’un fetiş tanrıları kültü üzerine yaptığı çalışmadan alınan bir terim olarak: “Buna fetişizm diyorum” der. 

Yayımlanmamış altıncı bölümde de sermayedarın işçi üzerindeki egemenliğinin, “işçi üzerindeki bağımsız çalışma koşullarının egemenliği, kendilerini işçiden bağımsız kılan koşullar” olarak tanımlandığı bir sorun ortaya çıkar: “Fetişler kendilerine ait bir irade ve ruha sahiptir”. Üretim araçları, “yaşam emeklerini emen sülükler” haline gelerek vampir benzeri özellikler kazanırlar. Mösyö Le Capital dünyası “büyülenmiş, çarpık ve baş aşağı bir dünya”olarak görünür. Kapitalistlerin bile bir yandan “kişileşmiş sermaye” ye dönüşerek maddi çıkar elde ederken, diğer yandan birer özne olarak özerkliklerini yitirdikleri ve piyasanın nesnel yasalarının saf bir işlevi haline geldikleri bir dünyadır bu. Dahası, birikimin soyut dinamikleri birikimin sürekliliğini korumak için rekabeti besler. Bu rekabet her kapitalist bireyi dışsal, zorlayıcı yasalarla kapitalist üretimin içkin yasalarına tabi kılar. Dolayısıyla yabancılaşma fenomeni, bireysel kapitalistlerin bile tabi olduğu özel mülkiyetin nesnel özüne aittir. 

Piyasaların, finansın ve krizlerin; deprem, tsunami ve pandemilerle aynı yıkıcı atmosfere sahip olduğu “kapitalist gerçekçilik” ile aşılanmış çağdaş bir manzarada bu tür hususların ilgisi üzerinde durmak neredeyse önemsizleşir. Akılcı bir öznelerarası, yeniden müzakere bağlamında tarihsel olarak olası ve aşılabilir toplumsal nesneleştirmeler yerine; anlaşılmaz ve yönetilemez doğal güçler hatta endişelenebilen, sinirlenebilen veya rahatlamış hissedebilen kişileştirilmiş güçler haline gelir. 

Zorunluluk Aleminden Özgürlük Alemine

Marx’ın kapitalizmin eleştirisinde ileri sürdüğü temel normatif standart; kişinin yaptığını, yaptığının sonuçlarını, yaptıklarını başkalarıyla kurduğu ilişkilerden bilinçli olarak kurtarmasını ve başkalarıyla birlikte sahip olduğu düşünsel kontrolü devamlı kullanmasını mümkün kılan özgürlüğün sağlanmasıdır. Yabancılaşma tam da bu özneler arası özdüşünümselliğin sistematik, toplumsal ve tarihsel olarak belirlenmiş bir şekilde engellenmesinden ibarettir. Bu, Marks’ın gelecekteki post-kapitalist topluma tahsis ettiği yansımaları düşündüğümüzde bile açıkça ortaya çıkar. Bütün bu ısrar, üretimin kolektif olarak planlanması ve farklı emek güçlerinin tek bir toplumsal işgücünün tamamen öz farkındalığına entegrasyonudur. İnsanın insanla ve doğayla arasında kurduğu “gündelik yaşamın pratik ilişkileri”, “şeffaf ve rasyonel bir biçime” sahip olmalıdır.Sosyal hayatın işleyişinin üstündeki perde, serbest ilişkili insanların üretimi haline gelerek, bilinçli ve planlı kontrollerin altına girene dek kalkmayacaktır.

Bu pasajların derin anlamlılığıyla birlikte, bu bütünsel insan projesinin ütopik (ve birçok yönden distopik) ve sorunlu doğasını görmek zor değil. Bir yandan öznenin mantıksal önceliği, yabancılaşmış nesnel belirlenimlerin ve dolayısıyla devrimci dönüşümler perspektifini aşma olasılığının altında yatan şeydir. Öte yandan, uzun ama zorunlu bir yabancılaşma tarihinde yeniden gündeme gelmeye yazgılı bu konu ne meşru ne de meşrulaştırılmış bir metafiziksel dayatmagibi görünüyor. Ancak bu, Marks’ın yabancılaşma kategorisinin ve onun normatif özgürlük standardının geçmişte bırakılacak kadar yararsız olduğu anlamına gelmez. Tersine, eğer açıkça post-metafizik bir çerçevede yeniden şekillendirilirlerse, çağdaş kapitalist toplum için hala olağanüstü bir eleştirel ve açıklayıcı güce sahip olduklarına inanıyorum. Başka bir deyişle özgürlüğün, toplumsal aktörler tarafından sürekli yenilenen kolektif öz-düşünme ve yaşamı kendine mal etme uygulaması olarak anlaşıldığı bir çerçeve çiziyorum. Kurumsallaşmış pratiklerin, bu sürekli yeniden müzakere sürecinde tarihin radikal açıklığı ve temel belirsizliği ile uğraştığı, nesnel teleolojilerden ve kesin sentezlerden vazgeçtiği ve kapitalizme karşı mücadeleden başlayarak;bireylerin toplumsal hayata özgür ve bilinçli katılımını kısıtlayan engelleri aşma mücadelesinin olduğu bir çerçeve. Kapitalizme karşı mücadele, yalnızca üretim alanı ve kapitalist-işçi çatışmasıyla sınırlı olmamak üzere, tüm insan ilişkileri içerisinde uygulamaların çoğalması ve birikmesi olarak görülebilecek bir mücadeledir. 

Çevirmen
Dilara Öztekin
Editör
Sena Bahadır
Tasarım
İrem Gevrek
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Haftalık Bültene Katılın

Her hafta pazar günü dilsosyal’de yayınlanan içerikleri kısa özetler halinde size yollayalım.

*Her e-postanın altında bulunan “Abonelikten Ayrıl” butonunu kullanarak dilediğiniz zaman abonelikten ayrılabilirsiniz.