Mansure Ettehadieh ile Röportaj: Tarihsel araştırmada soru mu önemli, kaynak mı?

Tarih, safi bir kaynak toplama işi değildir, sorular da önemlidir. Her ne kadar tarihin konusu ölüler olsa da yöntemleri canlıdır ve sürekli değişmektedir. Tarih sürekli değişir. Yeni yöntemler, yeni sorular, yeni perspektifler… Mansure Ettehadieh anlatıyor.

Çevirmen: Rumeysa Yöndem

Editör: Bilal Enes Özensel

Sayfa Düzeni: Erhan Köş

Mansure Ettehadieh ile Röportaj: Tarihsel araştırmada soru mu önemli, kaynak mı?

Tarih, safi bir kaynak toplama işi değildir, sorular da önemlidir. Her ne kadar tarihin konusu ölüler olsa da yöntemleri canlıdır ve sürekli değişmektedir. Tarih sürekli değişir. Yeni yöntemler, sorular, perspektifler… Mansure Ettehadieh anlatıyor.

Çevirmen: Rumeysa Yöndem

Editör: Bilal Enes Özensel

Sayfa Düzeni: Erhan Köş

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
Share on telegram

Rumeysa Yöndem, İstanbul Üniversitesi Tarih mezunu, İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nde Sosyal Hizmet alanında eğitimine devam ediyor. Göç çalışmalarıyla ilgileniyor.

Bilal Enes Özensel, İstanbul Üniversitesi’nde Sosyoloji okuyor. Gelenek, medeniyet ve musikiyle ilgili. Şiirden anlamıyor. Gezmeyi, gezmeyi ve görmeyi çok seviyor.

 1600 kelime

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
Share on telegram

Masoumeh Aghajanpour: Mansure Ettehadieh, Tahran Üniversitesi Tarih bölümünün ilk kadın profesörlerindendir. Liseden doktoraya kadar olan eğitimini İngiltere’de tamamlayan Ettehadieh doktorasında “Meşrutiyet Döneminde  Siyasi Partiler”  konusunu çalıştı. Günümüzde hatıralar ve belgelere dayanarak halihazırda sürdürdüğü  “Nizamüs Saltanah Meafi’nin Hatıraları”,  “ Yusuf Maği el-saltanah’ın Mektupları”,  “ Tacü’s-saltanah’ın Anıları”,  “Abdolhossein Mirza Farmanfarmanın’ın Koleksiyonundan Seçilmiş  Belgeler” gibi kitapları konu hakkında başlıca kaynaklar arasındadır. Ettehadieh aynı zamanda çağdaş tarih yayıncılığını başlatarak bu alanda çalışmalarını sürdürmektedir. 

Bu mülakatta kendisi belge ve hatıratların önemine vurgulamanın yanı sıra hatıratlardan faydalanan bir araştırmacının karşılaşabileceği durumlardan bahsetmekte. İyi okumalar!

“Suskun Kaynaklar” diye adlandırılan oldukça az araştırmacının dikkate aldığı Meşrutiyet dönemine ait kaynakları ve bu kaynakların önemi üzerine konuşmak istiyoruz. Ancak bu kaynakları incelemeden önce Meşrutiyet dönemi¹ öncesindeki tarih yazımı hakkında konuşsak daha iyi olur. 

Tarih yazımıyla ilgili konuşmadan önce meseleyi biraz daha açalım. Suskun kaynaklar ifadesi biraz tartışmalı.  Şayet söz konusu kaynaklar konuyla ilgiliyse ve onlardan haberdarsanız o halde kaynaklar sessiz sayılmazlar.

1 – İran Meşrutiyet Devrimi, 1905-1907 yılları arasında İran’da meşrutiyet talebiyle gerçekleşen devrimdir. Devrimin sonucunda meşrutiyet ilan edilmiş, yeni bir anayasa hazırlanmış ve meclis açılmıştır. (ç.n.)

Araştırmacılar bu konudaki söz konusu kaynakların peşine düşmedikleri için kaynaklardaki bilgiler sessizliğe mahkum oldu diyelim o halde.

Olur, öncelikle Meşrutiyet dönemi tarih yazımına geri dönelim. Şöyle ki ben İran’da Meşrutiyet’ten sonra tarih yazımının o kadar da gelişme gösterdiğini düşünmüyorum. Yalnızca Ahmet Kesrevi istisnadır ve diğer tarihçilerden farklıdır ama nihayetinde o da bir siyasi tarih yazarıdır. Her ne kadar sokaktaki halkın durumuna değinse de döneminin tarih yazımında olduğu gibi siyasi tarih yazarıdır. Muhammet Ali Şah’tan, meclisten ve bu tür meselelerden bahseder. Bu doğrultuda Nizamül İslam’ın meşrutiyet günlerine dair bir anı kitabı niteliğindeki “Uyanış Tarihi” isimli kitabı iyidir. Meşrutiyet döneminde halkın durumuna değinen bu kitap siyasi tarih kitabıdır. Genel olarak Meşrutiyet döneminde tarih yazımı pek de parlak değildir. Pehlevi döneminde meşrutiyet tarihçiliği için de bu böyledir. Esasında meşrutiyet, monarşiyle yönetilen hükümetlerin ilgilenmediği bir alandır. Otoriter hükümdarlar özgürlük, meclis, siyasi partiler, padişahın gücünün sınırlandırılması gibi konularda konuşulmasını istemezler. İslam inkılabından sonra meşrutiyet tarihi alanında daha iyi kitaplar kaleme alındığını düşünüyorum. Elbette daha işin başındayız. Çünkü Meşrutiyet dönemi henüz her yönüyle ortaya konulmamıştır. Bunun aksine fazlasıyla işlendiğini düşündüğüm bazı konular var. Mesela Meşrutiyet döneminde kadın meselesi. Benim için ilginç olan bir tecrübemi sizinle paylaşmak istiyorum. Saltanat döneminin son yıllarında, doktora tezim için Meşrutiyet döneminde siyasi partiler konusunu seçtim. Henüz İslam devrimi olmamıştı. Arkadaşlarım seçtiğim konuyu ileride kitaplaştırıp basma imkanımın olmadığını söylemiştiler. Neyse ki doktora tezimin bitişi İslam devrimine rast geldi ve rahatça yayınlayabildim. Meşrutiyet dönemi, İslam devriminden sonra ciddi ve bilimsel olarak takip edilmişti. Şimdi de bu dönemin farklı boyutlarıyla ilişkin incelemeler yapılıyor. Umarım gelecekte bu dönemin açıklığa kavuşturulması adına iyi çalışmalar yapılır.

Meşrutiyet dönemi tarih yazımı hatta Ahmet Kesrevi ve Nizam’ül İslam’ın yazdıkları bile siyasi tarih yazımının örnekleriydiler ve topluma ilgi göstermemişlerdi. Yani Meşrutiyet kendi döneminde tarih yazımının konusunda bir değişikliğe neden olmadı ve önceki geleneğin bir devamıydı. Peki siyasi tarih yazımında yöntem değişti mi? Eğer değiştiyse bunun sebebi meşrutiyet miydi?

Değişmedi denilemez. Mesela Nasuh et-Tevarih’i (Kaçar döneminin başvuru eseri) Ahmet Kesrevi’nin kitabıyla karşılaştırın. Tamamen birbirlerinden farklılardır. Ahmet Kesrevi farklı görüşleri de konu etmiştir ancak şu noktaya dikkat etmek gerekir ki o dönemde tarih yazımı zaten değişiyordu. Yani Meşrutiyet tam anlamıyla bu değişime sebep olmadı. Tabii ki devrimler tarih yazımını teşvik eder ve dönüştürür. Bu bir kuraldır. Mesela modern Avrupa tarih yazımı Fransız devrimiyle başlamıştır. Her bir devrim tarih yazımını sarsmıştır ancak İran’da tarih yazımı Meşrutiyet’ten önce de değişmekteydi.  Nasıreddin Şah dönemi tarih yazımıyla bu dönemin hemen arından gelen Muzafferüddin Şah döneminin tarih yazımını karşılaştırırsanız değişimi görebilirsiniz. Bu değişimin bir sebebi de çeşitli tarih yazım türlerini gösteren yabancı eserlerin tercüme edilmesidir. Dolayısıyla artık olaylar sadece şah ve sarayın bakışıyla yazılmamaya başlandı. İlan edildiği yıllarda yazılan meşrutiyet tarihi ile bugün yazılan meşrutiyet tarihi arasında çok fark vardır. Bugün tarih yazımı daha bilimsel ve dinamiktir. Her ne kadar tarihin konusu ölüler olsa da tarihin yöntemleri canlıdır ve sürekli değişmektedir. Yani tarih sürekli değişir. Yeni yöntemler, yeni sorular, yeni perspektifler…

Konuşmamızın devamında daha az tanınmış olanlara odaklansak daha iyi olacaktır. Meşrutiyet dönemine ait kaynaklardan bahsettiğimizde hep Ahmet Kesrevi ve Nizamüddin’e veya diğer birkaç isime atıf yapıyoruz. Şimdi bunlardan ziyade mevcut olan diğer kaynakların öneminden bahsedelim.

Bu kaynaklardan bazıları Ulusal Arşiv, Dışişleri Bakanlığı gibi kurumlarda toplanan belgelerdir. Ne yazık ki ailelerde bulunan çok sayıda belge de ortadan kaybolmuştur. Geçmişte birçok devlet görevlisi görüşmelerini kendi evlerinde gerçekleştiriyordu. Bu sebeple belgeler aile efradında kalmış, birçok aile bu belgeleri muhafaza etmediğinden dolayı zamanla ortadan kaybolmuştur. Mesela Pehlevi Hanedanı devletin yönetimine geldiğinde birçok kişi kaynak niteliği taşıyan bu belgeleri yok ediyor. Biz tarihçiler de mevcut olanların dışında değişik hazineleri keşfetmeyi bekleriz. Bu neredeyse olanaksızdır ama bulunması halinde bu tarihçi için bir talihtir.

Meşrutiyet devrine ait mühim bir diğer kaynak da kitaplardır ancak üzülerek ifade etmeliyim ki kitapların çoğu birbirinin tekrarıdır. Tarihçiler birbirlerinin konularını tekrar etmişler. Üstelik bir konuyu ilk defa yazan tarihçi olayı yanlış yazdıysa diğer tarihçiler de o hatayı tekrar etmişler. Bizim yazılma amacını göz önünde bulundurarak yeni olana bakmamız icap ediyor. Kitaplar çoğu zaman bir amaç için yazılmaktadır. Mesela Ehtesham el-Saltanah’ın hatıratı çok ilgi çeken bir kitaptır. Ancak diğer kitaplarla karşılaştırırsanız bazen tutarsız bilgilere yer verdiğini görürsünüz. Bir ölçüye kadar kaynak değeri taşır. Her bir tarihçinin ayrı bir duygu, eğilim ve zihinsel bir birikimi vardır ve bunların tümü tarihçinin yazdıklarını etkiler. Her tarihçi belli bir zihinsel arka plana sahiptir ve buna binaen düşünür. Araştırmacının eğilimlerini yansıtma konusunda dikkatli olması gerekir.

O halde size göre araştırmacıların bazı kaynaklara karşı ilgisizliğinin sebebi o kaynağın içeriğindendir. Ve her kaynak aynı ölçüde değere sahip değildir.

Evet, şayet profesyonel bir tarihçiyseniz kaynaklarınızı değerlendirirsiniz. İyi bir tarihçi yalnızca olayları yazmaz, olaylara ilişkin bilgilerden bir sonuç elde ederek bu sonucu yorumlar. Önceki konuya devam edecek olursak fazlasıyla içeriği kendinde barındıran ama henüz üzerinde çalışılmayan gazeteler diğer önemli kaynak türlerindendir. Bence gazeteler henüz tam manasıyla incelenmemiştir. Bunların dışında yabancı ülkelerin kaynakları var. Mesela Türkiye’de özellikle İran’ın Meşrutiyet dönemine dair önemli kaynaklar var. Türkler Meşrutiyet’te önemli rol oynadılar. Devamlı İngiliz Rus kaynakları üzerine çalışıyoruz. Hindistan, Amerika, Fransa da etkiliydi ama maalesef biz yerimizde saydık.  Sürekli belli birkaç konu üzerine çalışıyoruz. Mesela meşrutiyet döneminde kadın, meşrutiyet döneminde siyasi partiler, meşrutiyet döneminde Rıza Şah… Dolayısıyla konu sadece kaynaklar meselesi değil, mesele bizim sorularımızdır. Mevcut kaynaklara yeni sorularla yaklaşmak gerekir. Diğer ülkelerde inkılaplara ne tepki verdiklerine, hangi yeni sorularla kaynaklara gittiklerine bakmak gerekiyor. Mesela ilk demokratik siyasi devrim Amerika’da gerçekleşti. Amerika devrimiyle ilgili kitaplara şu an hangi sorularla yaklaşıldığını incelememiz gerek. Meşrutiyet dönemine ait bir belge sandığı dahi bulsanız her belge kendi başına bir tarih hüviyetinde değildir. Bunları tarihe dahil eden tarihçidir. Belgeler tam anlamıyla tarih değildir. Mesela bir kadının kocasına veya çocuğun babasına yazdığı mektup, tarih araştırmacısının peşinde olduğu sorularla beraber söz konusu mektuba kaynak özelliği kazandırıyor. Aslında belgeler tarih için yazılmamıştır dolayısıyla bir belge sadece geride kalmış olmasıyla bizlere bir şey ifade etmeyebilir. Tarih bilgimizi güçlendirmeli ve yöntemlerle desteklemeliyiz. Yani yeni sonuçlara ulaşmak için yeni bir tarih yazımı ve yeni yöntemler öğrenmemiz gerekmektedir.

Hocam tarihçilerin sorularını değiştirmesi gerektiğine değindiniz. Ayrıca toplumsal tarihin öneminden de bahsettiniz. Bence yeni sorular sormada ve toplumun ilgisini çekmede Meşrutiyet dönemi kaynakları arasında anılar önemli bir rol oynuyor.

Şöyle ki hatıralar çok sınırlı ve kişiseldir. Bireyin anlamlandırmasıdır, safi gerçeklik değildir. Kişi duyduğu, gördüğü, düşündüğü şeyleri yazar. Yakaladığı gerçekler dışında bazı ayrıntıları unutmuş olabilir. Hatıraları kaynak olarak kullanmak kolay değildir. Onları tamamen doğru kabul etmemek gerekiyor. Bir hatırayı kimin yazdığına ve ne zaman yazdığına ne yazdığına ve nasıl yazdığına dikkat etmek gerekir. Ehtesham el-Saltanah’yı size örnek olarak söylemiştim. O hatıratını olaylardan 20 yıl sonra yazdı. Yazdığı şeylerde bazı konularda gerçekle uyuşmayan noktalar bulunmakta. Bazı gerçeklerden ise hiç bahsetmemekte. Behbahani ile mecliste kavga ediyorlar ancak hatıratında bu konuya hiç değinmiyor. Yahut da kendisinin İran ve Osmanlı sınırının belirlenmesi konusunda İran’ın temsilcisi olarak müzakerelere katıldığını söylüyor. Sınır sorunu Ehtesham el-Saltanah döneminde çözülmemesine rağmen kendisinin Osmanlı sultanına mektup yazdığını onun da bu meseleyi çözdüğünü söylüyor. İlaveten de etkili bir aktör olan Taghizadeh Haydar Khan  Amo-oghli ile Atabek’e suikast kararı alan devrim komitesine üyelerinden olduğunu belirtiyor. Fakat yıllar sonra Taghizadeh hatıratında Haydar Han’ı tanımadığını yazmıştır.

Hatıratlar yazarını ve yazarın olaylar hakkındaki yorumunu tanımak ve kendisi hakkında nasıl bir tanımlama getirdiğini anlamak için önemli kaynaklardır. Yani anılar gerçeğin kendisi değildir, eleştirel bir okumayla onlardan faydalanmak gerekir. Bu elbette bütün kaynaklar için geçerli. Her zaman tarih yazımı için tarih metodolojisini öğrenmek gerektiğini söylüyorum. Tarih yazımı teorik değil yazma, araştırma, okuma ve inceleme pratiğidir. Bu metotta her şey önemli olabilir, bir mektup bile. Örneğin Loristan’da hakimlik yapan bir baba, milletvekili olacak oğluna şöyle yazıyor: “Siz Tahran’da oturup demokratik kanunlar çıkarmak istiyorsunuz gelip bir de Loristan’ın halini görmeni isterdim.” Meşrutiyetten bahsettiğimizde Tahran, Tebriz ve Şiraz’ı ele alıyoruz. Ama Kirmanşah’ın durumu neydi bilmiyoruz.

Burada bölgesel tarih ve o bölgedeki mevcut kaynaklar önem kazanıyor.

Evet yerel tarih hiç çalışılmadı. Çünkü kaynaklara ulaşmak tarih araştırmacıları için oldukça zordur. Mesela belli bir konuda araştırma yaparken konuyu tam anlamak için diğer kaynakların peşine düşüyorsunuz ama bulamıyorsunuz. Diğer yandan kaynaklar ortaya konulmamış ve yeterince tanıtılmamış olabiliyor. Yahut da kaynağa nasıl ulaşacağınızı bilmiyorsunuz. Yakın zamanda İran Tarih Yayınlarından bir kitap yayınladık. Bu kitap Birinci Dünya Savaşı sırasında Şiraz şehrinde tutulan birkaç aylık polis raporlarından oluşuyor. Raporlarda yer alan bilgiler inanılır gibi değil. Bunlar ulaşılabilirlik açısından istisna olsa da her halükarda yerel tarih büyük önem teşkil etmektedir.

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
Share on telegram

Başka Yazılar

Haftalık Bültene Katılın

Her hafta pazar günü dilsosyal’de yayınlanan içerikleri kısa özetler halinde size yollayalım.

*Her e-postanın altında bulunan “Abonelikten Ayrıl” butonunu kullanarak dilediğiniz zaman abonelikten ayrılabilirsiniz.