O Büyük Gizem: Karizma

Pavlus’tan Weber’e karizma kavramının kısa bir tarihi. Karizma ve liderlik arasındaki ilişki, karizmanın mistik yönü, kilisenin karizma tekeli, Kennedy, Muhammed Ali ve çok daha fazlası…

Çevirmen: Zeynep Tanrıkulu

Editör: Aleyna Ayan

Tasarım: Erhan Köş

Fotoğraf: Paolo Sarteschi/Flickr

O Büyük Gizem: Karizma

Karizma ve liderlik arasındaki ilişki, karizmanın mistik yönü, kilisenin karizma tekeli, Kennedy, Muhammed Ali ve çok daha fazlası… Pavlus’tan Weber’e karizma kavramının kısa bir tarihi.

Çevirmen: Zeynep Tanrıkulu

Editör: Aleyna Ayan

Sayfa Düzeni: Erhan Köş

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
Share on telegram

Zeynep Tanrıkulu, İstanbul Üniversitesi İngilizce Mütercim Tercümanlık bölümü öğrencisi

Aleyna Ayan, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümü öğrencisi. Seyretmeyi ve resmetmeyi seviyor.

Erhan Köş, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji lisans öğrencisi. Bilim metodolojisi üzerine çalışıyor.

900 kelime

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
Share on telegram

Karizmayı fark etmek onu tanımlamaktan daha kolaydır. Gazete ve dergiler sürekli karizmatik liderleri gösterir, John F. Kennedy, Martin Luther King Jr. ve Barack Obama gibi. Buna rağmen karizmanın tam olarak ne olduğunu pek açıklayamazlar. O zaman soruyoruz, nedir bu karizma?

Karizmanın ilk olarak M.S. yaklaşık 50 yılında Havari Pavlus’un yazdığı mektuplarda geçtiği biliniyor. Bu mektuplar, Yunanca “charis” (lütuf) kelimesinden türetilen “charisma” kelimesinin ilk yazılı kullanımıdır. Pavlus karizmayı “Tanrı’nın bir lütfu” veya “manevi bir hediye” olarak görüyordu. Roma İmparatorluğu’nda yaşayan genç Hıristiyan topluluklarına yazdığı mektuplarda Pavlus, “charismata” dediği manevi hediyenin toplumun her bir ferdine bahşedildiğini yazıyordu. Pavlus “öngörü, şifa, konuşma, konuşmaları yorumlama, öğretme ve hizmet etme” gibi bir takım olağanüstü ve yararlı yeteneklerle 9 tür karizma tanımlaması yapmıştı.

Pavlus için karizma mistik bir kavramdı yani bu yeteneklerin kilise kurumuna veya otoritesine ihtiyaç olmaksızın birilerine kısmet olduğunu düşünüyordu. Ayrıca karizmatik liderlik diye bir şey de yoktu. Karizmanın doğası liderlik kaygısı gütmeden topluma hizmet etme amacına uygundu. Ancak dördüncü yüzyıla gelindiğinde, doğrudan Kutsal Ruh’tan geldiği düşünülen karizma kavramı büyük ölçüde kilise etkisi altındaydı. Böylece karizmanın yerine, henüz resmileşen İncil’de yazılı olan belli dini yasaları yorumlayan piskoposların bulunduğu bir kilise liderliği geçmişti. Karizma, Kitabı Mukaddes ya da psikoposların meditasyonu gibi aracılar olmadan doğrudan Tanrı’dan ilham aldığını söyleyen peygamberlik iddiasındaki kişiler gibi “sapkın” önderlerle yaşamaya devam etti. Bu sapkınlıklar kilise tarafından şiddetle bastırılıyordu.

Sonrasında karizma mefhumu yüzyıllar boyunca pek gündeme gelmedi. Ta ki  20. yüzyılda Alman sosyolog Max Weber’in yazılarında yeniden doğana kadar. Aslında karizmanın çağdaş anlamını, Pavlus’un dini bakış açısını ele alan ve onu sekülerleştiren, karizmayı bir otorite ve liderlik kavramı olarak sosyolojiye yerleştiren Weber’e borçluyuz. Weber’ göre üç tür otorite vardı: rasyonel-geçerli, geleneksel ve karizmatik. Weber, karizmatik otorite biçimini, çağdaş “büyülü” dünyada bulunan “demir kafes” rasyonelleştirmesine karşı devrimci ve beklenmedik bir panzehir olarak gördü. O, takipçilerini büyük başarılarla ya da ilham verici konuşmalarındaki “hitabet karizması”yla harekete geçiren karizmatik liderlerin kahramanca bir yönü olduğunu düşünüyordu.

Weber karizmayı “olağanüstü olarak kabul edilen ve doğaüstü, insanüstü veya en azından özel olarak istisnai güçler veya niteliklerle donatılmış bir kişilik kalitesi” olarak tanımladı. Tarihte yaşamış büyük askeri ya da dini liderlerin şahsında karizmatik liderliğin izini sürdü ve aynı zamanda modern dünyanın son derece kurallı bürokrasilerinde bile karizmatik liderliğin var olmaya devam edeceğine dair umudunu kaybetmedi.

Weber, fikirlerinin çağdaş siyaset ve kültürdeki uygulamalarını görecek kadar uzun yaşayamadı ve 1920’de öldü. Karizmatik olarak tanımlanan ilk siyasi liderler Mussolini ve Hitler olduğu için Weber’in bu günleri görmemesi belki de iyi bir şeydi. Bu durum birçok Avrupalı aydında, karizmatik otoritenin kötü bir tarafı olduğu hissini yaratmıştı. Karizmatik liderliğin bu karanlık tarafı uzun süre var olmaya devam etti: Charles Manson gibi 1960’ların kült liderleri, takipçileri üzerindeki büyüleyici tutumları sayesinde hemen karizmatik olarak adlandırıldı. Bu dönemde Weber’in eserleri tercüme edildiği için “karizma” kelimesi İngilizcede 1950’lerden itibaren popülerleşmişti.

Medyanın demagojik olmaktan ziyade olumlu bir şekilde karizmatik olarak tanımladığı ilk politikacılar JFK ve kardeşi Robert F. Kennedy idi. 1960’lardan sonra “karizma” sıfatı siyasi liderler dışındaki seçkin kimselere de verilmeye başlanınca yaygın kullanımı daha da arttı. Belki de bu dönemin en karizmatik şahsı merhum Muhammed Ali idi.

Bugün ise karizma birçok farklı kişiyi tanımlamak için kullanılıyor: politikacılar, ünlüler, iş insanları… Karizmayı, bazı bireyleri diğerlerinden ayıran ve çekici kılan özel, doğuştan gelen bir kalite olarak görüyoruz. Karizma nadiren bahşedilen bir özellik olarak kabul ediliyor. Örneğin Bill Clinton da Obama gibi karizmatik görülüyordu ancak son dönem ABD siyasetinde başka hiç kimse karizmatikliği ile övülmüyor. İş dünyasında ise Steve Jobs tam bir karizmatik lider örneği: ileri görüşlü, başarı odaklı ama aynı zamanda değişken ve beklenmedik biri. Ünlü kültüründe karizma, eğlence sektöründeki çoğunluğun TV programlarıyla edindiği yapay şöhrete karşın çok az kimsede bulunan özgünlüğün bir simgesi olarak kabul ediliyor. Karizma televizyonda kazanılabilecek bir vasıf olarak görülmüyor.

Peki karizma günümüz politikacıları tarafından hala arzu edilen bir özellik mi? Siyasi biyografi yazarı David Barnett, karizmayı “demokrasi içinde görebileceğiniz en tehlikeli kavramlardan biri” olarak nitelendiriyor. Karizmatik liderler, yüksek hitabetleriyle takipçilerine ilham verebilir ama bu durumun partinin (veya ulusun) varlığı için bölücü ve zararlı etkisi de olabilir. Siyasi partiler genellikle sıradan insanlara hitap eden popüler ve güvenilir halk liderlerinden memnundur. Avustralya’da Paul Keating, karizmatik ve ileri görüşlü bir başkan olarak tanınırdı ancak aynı zamanda İşçi Partisi’nin önemli bir kısmını toplumdan dışlayacak kadar kibirli ve bölücü bir liderdi. Onun halefi John Howard’ın karizmatik olmadığı düşünülüyordu fakat sıradanlığı onun en büyük kazancıydı, tehditkâr bir tarzdan ziyade güven verici bir liderdi. Bu arada İtalya’da Silvio Berlusconi, başbakanlık görevi süresince demokrasiye zarar veren popülist bir liderdi. Yani karizmatik bir lidere sahip olmak heyecan verici hatta büyüleyici gelebilir ancak bu liderin başarısı bir siyasi partiye veya demokrasiye zarar da verebilir.

Karizma kavramı 2.000 yıllık bir tarihe sahip. Günümüzde bir tür otorite aracı olarak görülen karizma ile Pavlus’un zamanındaki dini karizma arasında bir bağ kurabilir miyiz? Aslına bakarsanız bu bağ, karizmanın doğuştan geldiği anlayışında saklı.  Pavlus, hiçbir piskoposun ya da kilisenin karizmaya muhtaç olmadığını söylemişti çünkü karizma kişinin kendi içinde yanan manevi bir hediyeydi. Bugün ise karizma hiç de küçümsenemez bir X bilinmeyeni olarak karşımızda duruyor. Bazı insanlara neden karizma bahşedildiğini kimse bilmiyor, bu sır belki de sonsuza kadar gizemli bir hediye olarak kalacak.

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
Share on telegram

Başka Yazılar

Haftalık Bültene Katılın

Her hafta pazar günü dilsosyal’de yayınlanan içerikleri kısa özetler halinde size yollayalım.

*Her e-postanın altında bulunan “Abonelikten Ayrıl” butonunu kullanarak dilediğiniz zaman abonelikten ayrılabilirsiniz.