Ütopyacıların Dönüşü

Beş yüz yıl önce işkenceyi, dini zulmü ve insanları kazıkta yakmayı tasvip eden bir adam kusursuz dünya üzerine bir kitap yazdı.

Çevirmen: Rümeysa Sağın

Editör: Hazal Öncel

Sayfa Düzeni: Erhan Köş

Ütopyacıların Dönüşü

Beş yüz yıl önce işkenceyi, dini zulmü ve insanları kazıkta yakmayı tasvip eden bir adam kusursuz dünya üzerine bir kitap yazdı.

Çevirmen: Rümeysa Sağın

Editör: Hazal Öncel

Sayfa Düzeni: Erhan Köş

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
Share on telegram

Rümeysa Sağın, Boğaziçi Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği lisans mezunu.
İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Kent Çalışmaları alanında yüksek lisans yapıyor.

Hazal Öncel, İstanbul Üniversitesi’nde sosyoloji öğrencisi. Büyülü gerçekçiliği ve bağımsız filmleri seviyor. 

3,400 kelime

Beş yüz yıl önce işkenceyi, dini zulmü ve insanları kazıkta yakmayı tasvip eden bir adam kusursuz dünya üzerine bir kitap yazdı. Sir Thomas More, “Mükemmel  Bir Devlet Modeli ve Yeni Ütopya Adası” (Latince’den çevrilmiş, kitabın tam başlığı) adlı eserinde, kadın-erkek herkesin şiddet ve baskı olmadan kendi dinini seçebileceği bir cennet tasarladı. Pratikte ise Lordlar Kamarası Başkanı olan More, en az altı Protestanın yakılmasını ve kırk kişinin de hapsedilmesini kumanda etmişti. Bir tüccar, bizzat More’un evinde işkence gördü, bir ağaca o kadar sıkı bağlandı ki söylentiye göre gözlerinden kan akmaktaydı. More, bununla “Hakikat Ağacı”na atıfta bulunmaktaydı.

Çelişki ve ikiyüzlülük her zaman ütopya projelerinin üstünde dolaşmış; daha iyi bir dünya vaadini, insan doğasının çirkin gerçeklikleriyle gölgelemiştir. Belki de en eski ütopya metni olan Devlet’te Platon, Sovyet Komünizmi’nin Gulag’ı gibi Pol Pot Kamboçya’sının ölüm tarlaları gibi daha yakın zamanda IŞİD’in kan ve toprak halifeliği gibi bizzat kendisi bir çeşit ütopya olan Üçüncü İmparatorluk’ta yer bulan bir çeşit öjenik sistem taslağı hazırlamıştır. Fransız ekonomist ve fütürist Bertrand de Jouvenel’in de yazdığı gibi “Her ütopyanın rahminde tiranlık vardır.”

Çok da uzun olmayan bir zaman önce ütopyacılık saflığın yahut aşırılığın bir sembolü olarak görünüyordu. Şimdiyse pragmatistler kayıtsız alaycılıkları yüzünden kötüleniyorlar.
İllüstrasyon: Golden Cosmos

Yirminci yüzyıl, ütopya hayallerinin belki de en acımasız olduğu zamandı. Polonyalı şair Czesław Miłosz, 1986 PEN Konferansı’nda dinleyicilerine şunları hatırlattı: “Milyonlarca insan bu yüzyılda ütopya adına öldürüldü.” 2007 yılında yayımlanan “Black Mass” adlı eleştiri kitabında John Gray, “ütopyanın ölümü”nü ilan etti. Esasen, ütopyanın adı o kadar lekelenmişti ki son zamanlarda neredeyse kötü ikizi olan distopya kelimesinin -John Stuart Mill tarafından, More’un kitabının basılmasından üç buçuk yüz yıl sonra, “uygulanamaz derecede kötü” olan toplumu tasvir etmek için türetilen kavram- yerine kullanılır oldu.

Artık bu temayül değişmiş olabilir. Marksist edebiyat kuramcısı Fredric Jameson’ın gözlemlediği gibi “son yıllarda ütopyanın anlamı yeniden değişerek solun ve ilerlemecilerin sloganı haline geldi.” Ütopist ruhu canlandırmak için özellikle ikisi Birleşik Devletlerin ütopya tarihi hakkında olmak üzere bir dizi kitap yayımlandı. Erik Reece’in “Utopia Drive” kitabı Amerika’nın 19. yüzyıl kasıtlı toplumlarının hayaletleri üzerinden aktarılan bir gezi günlüğüdür. Reece; Kentucky, Indiana, Ohio, Virginia, New York ve Massachusetts’te birkaç ütopya yerleşim yeri ve kasaba kalıntılarının tarihini günümüze aktarmak için gezilerde bulunmuştur. Chris Jennings’in beş ütopya tasarısının tarihsel hikâyesi olan “Paradise Now: The Story of American Utopianism” kitabı ise geçmişe dair daha sağlam köklere sahiptir. Her iki kitap da Jennings’in “Amerikan ütopyacılığının uzun ve güneşli dönemi” olarak adlandırdığı, Amerikan bağımsızlığı rüyası ile başlayan ve İç Savaş kırımıyla devam eden yüzyılın ruhunu yakalamaya çalışmıştır.

Her iki yazar da değindikleri konunun eksik yönlerini görmemiş değildir. Jennings ütopya tasarılarındaki gizli “terör ve baskıya” karşı duyarlıydı. Reece de bir yandan kapitalist ekonomiyi ayıplayan ama ancak dinamik ticari girişimlerle sürdürülebilirliği olan toplumlardaki çelişkiyi elbette görmekteydi. Bu toplumları kuranlar -peygamberlerden, hayalperestlerden, narsistlerden oluşan bu renkli kadro- kendi sahip olduklarını başkalarından esirgeyerek muhafaza etmeye çalışırken bir yandan özel mülkiyet ve varlık sahibi olmaya karşı vaazlar vermekteydi. Reece ise umarsızca şunları not etmişti: “Amerika’daki ütopyacı akıma baş döndürücü hayalperestlikleriyle öncülük edenler hakkında söyleyebileceğimiz tek şey, kendi vicdanlarını sorgulayan bir hayat sürmedikleridir.”

Tüm bu handikaplara rağmen her iki kitabın da genel tonu oldukça coşkulu ve hatta övgü doludur. Yirminci yüzyılda ütopyayı lekeleyen aşağılamalara karşı çıkan bu kitaplar entelektüel ve politik iyileştirme çalışmalarıdır. Jennings, çağımızın bir “muhayyile eksikliği” olduğundan yakınmakta ve “ütopik uca dayanmayan en isabetli sosyal eleştirilerin bile yetersiz kalacağını” savunmaktadır. Reece de benzer şekilde “eğer ciddi bir ütopya düşüncesi edinmezsek, her şeyin daha kötüye gideceğine” inanarak seyahatlerini sonlandırır. Reece için özellikle iyileşme süreci -son zamanlardaki ekonomik, ekolojik ve politik alanlardaki ümitsizliğe bir alternatif sunmak için geçmişten alınan dersleri yeniden ortaya çıkarma girişimi olan- politik bir projedir. Reece Virginia’da Twin Oaks’un kasıtlı topluluğu içinde bir hamakta otururken More’un “Ütopya”sını okuyup Bernie Sanders’ı düşünmekte, Long Island’da Modern Times topluluğunun kalıntılarına doğru aracını sürerken “büyük yağ, kömür, tarım ve ilaç fabrikalarını (“Big Oil, Big Coal, Big Agra, Big Pharma”)” ve “kaynakları kirleten” “kurumsallaşmış vandalları” kınamaktadır. Reece ve Jennings’in kitapları görünüşte 19. yüzyıl kasıtlı toplulukları hakkında olsa da her ikisi de kriz sonrası (örn. 2008 sonrası) daha çağdaş bir ekonomik ve politik söyleme başvurmuştur.

Yeniden canlanan Marksizm, bu düşüncenin büyük oranda temelini oluşturmaktadır. Aslına bakarsak Marx ve Engels 19. yüzyıl “burjuva ütopya sosyalizmini” kendi “bilimsel sosyalizmleri” ile karşılaştırınca pek de önemsememişlerdir. Ama bu toplumların savundukları prensiplerin çoğu -kolektivizm, eşitlik, kapitalizmin ve bireyselleşmenin reddi- komünizmin biraz daha yumuşak bir versiyonunu -Benjamin Kunkel’in “Marxımsı” düşünce olarak tarif ettiği- yansıtmaktadır. Fredric Jameson’un birkaç şerhiyle beraber yeniden kitap olarak basılan “Bir Amerikan Ütopyası” manifestosunda ifade ettiği gibi, günümüz ütopyacıları artık “Marksizmi, komünist hareketin yüzyıllardır oluşturduğu kültürel, sosyal ve politik geleneklerden etkilenmeden kapitalizmin olumsuz eleştirisi olarak” kabul etmektedirler.

Politik söylemin son yıllarda ne kadar dönüştüğünün bir işareti, Reece ve Jennings’in “seküler komünizm” yahut bu projelerin “komünist” eğilimleri hakkındaki yazılarını, yeryüzünün çok geniş bir alanına zulmetmiş bir ideoloji olarak acıyla değil de bir kutlama şeklinde yazmış olmalarıdır. Yakın zamana kadar ütopyacılık, ahmaklığın yahut fanatizmin, hatta belki siyasi baskı ile sağlanan bir tür dayanışmanın işaretiydi; bugün ise anti-ütopyacılık, siyasal sinizm ve küresel istibdat güçlerinin bir tür suç ortaklığı olarak düşünülüp lekelenmektedir.

Ütopyalar, dalgalar halinde gelir. Reece ve Jennings’in yazdığı çağ, Amerikan idealizminin ilk altın çağını yansıtmaktadır. Henüz yeni doğmakta olan Cumhuriyet’in tutkulu gençleri için ütopya planları bir devrin başlangıcıydı. “Yeleğinin cebinde yeni bir toplum tasarısı olmayan okumuş hiçbir insan yok.” diye yazmıştı Ralph Waldo Emerson. 1930’lu yıllar, istihdam yaratmak için devlet eliyle kooperatifler kurulmasına öncülük eden New Deal ütopyasına şahitlik etmişti. Bir sonraki büyük dalga 1960’lı yıllarda oldu. Bu dönemlerin her biri, şimdi olduğu gibi bir çeşit kargaşa ile kültürel ve finansal çalkantılara damgasını vurmuştur. Jennings, edebiyatın “ütopyacı duyguların hassas bir göstergesi” olduğunu yazmıştır. Tüm bu kitaplar -son zamanlarda yazılan diğer ütopya kitaplarıyla birlikte- büyük ve yeni bir sosyal reform hareketine öncülük edebilir mi?

New York’un merkezindeki Oneida, bu tür toplulukların en göze çarpan ve umut vaat edenlerindendi. Bu topluluk, John Humphrey Noves adında Vermont kökenli bir vaiz tarafından yandaşları ile birlikte topladığı parasal kaynaklarla yerel bir Hint kabilesinin adını taşıyan Oneida Koruma Alanı’ndan yüz altmış dönümlük araziyi satın alarak 1848 yılında kuruldu. Ardından Noyes’in “İncil Komünizmi” hayalini gerçekleştirmeye başladılar. İsa’nın (İncil’de geçen “tıpkı geceleyin bir hırsız gibi”) İkinci Geliş’ini yaptığına ve insanların bu nedenle muazzam bir dünya yaratma sorumluluğu ile günahsız yaşadıklarına inanıyorlardı.

Onedia’nın Konağı

Bu öğretinin iddia ettiği mükemmeliyetçiliğin izini sürmek alışılmışın dışında çok sayıda uygulamaya da yol açtı. Bunlardan dikkat çeken biri, çok-sevgililik ve nikâhsız birlikteliğin yeni adı olan “çapraşık evlilik” ve “cinsel komünizm” idi. (Ütopyalar, var olan insan davranışlarını yeniden adlandırmada oldukça iyidir.) Aslında Oneida’nın bu tuhaf cinsel normlarının altında yatan şey, özellikle kadınlar için kolektif sahiplik ve eşitliğe duyulan son derece ilerici inançlarıydı.

Oneida, hayvan tuzakları ve gümüş eşya üretimi etrafında şekillenen güçlü bir komünal ekonomi ile sürdürülmekteydi. Noyes ve yoldaşları bu ekonomik sistemde her çeşit özel mülkiyete karşı oldukları için insanların da özellikle evlilik (ki patriarkal kontrol aracı olarak görmekteydiler) ve kölelik şeklinde sahipliğine karşıydılar. “Kölelik ve Evlilik: Bir Diyalog” başlıklı 1850 yılına ait bir Onedia broşüründeki karakterlerden biri kölelik ve evliliğin “keyfi bir kurum ve insanın doğal özgürlüğüne aykırı” olduğu iddia etmektedir. Oneida’daki kadınlar sevgililerini ve mesleklerini (marangozluk gibi) seçmekte özgürdüler. Noyes aslında feminist değildi ancak kadınlar için en özgürleştirici alanı sunmaya çalışmaktaydı.

Reece ve Jennings’in yazılarına konu olan neredeyse tüm yerlerin ortak özelliği, öncülük etme amacı gütmesi idi.  Bu kitaplar bir çeşit tarihsel yeniden inşanın örnekleriydi ve Amerika’nın kuruluş yıllarında pek çok kişiye ilham veren ekolojik duyarlılığın, kapsayıcılığın ve eşitlikçiliğin güçlü biçimde hayata geçirilmesine dair misaller sunmaktaydı. Bu toplulukların önemli bir kısmı kadınlara (ve hatta bazı Afro-Amerikalılara) eşit muamelede bulunmuştur: hemen hemen hepsi ekonomik sınıf ve geleneksel hiyerarşi bariyerlerini ortadan kaldırmayı amaçlamıştır. Bir çeşit mayalanma ve yenileşme dönemi idi ve oldukça çarpıcı ifadelere sahip Jennings de bu dönemde “toplumun, yalnızca tahammül edilen bir şey olmaktan çok, icat edilen bir şey” olduğuna inanmaktaydı.

Elbette, başından beri ütopyalara eşlik eden adaletsizliklerin ve haksızlıkların ipuçlarını bulmak mümkündü. Adını Mark Holloway’in Amerikan ütopyaları üzerine yazdığı 1951 tarihli çalışmasının başlığından alan bu “yeryüzü cennetleri”ndeki günlük yaşam, çoğu yerleşim alanında rastlanan sıradanlıkları -finansal dolandırıcılık, nepotizm, otoriterlik, haset, cinsel sömürü gibi- aşmakta oldukça yetersiz kalmıştır. Bir “ahlaki arındırma” tesis etmiş olan Ahikeryalılar, Nauvoolular ve Illinoisliler; kusurlu toplumu arıtmak için tasarlanmış bir casuslar ağı ile mükemmelleştirmeye çalışmışlardır. Oneida’da toplumsal birlikten sapan bağları (Oneidalıların uydurma tabirleriyle “yapışkanlık”) kırmak için ebeveynler çocuklarından ayrı tutulurdu. Anne-babalarının dünya görüşleri içerisine sıkışıp kalmış çocuklar daima bu tarz toplumların en büyük kurbanı olmuşlardır.

Yine de en büyük sorun olarak -en azından, bu on dokuzuncu yüzyıl projelerini yirmi birinci yüzyıl reformlarına uygun hale getirme konusunda- etkinliliğin az olmasından daha kötü bir şey vardı. Bu mekânların üzerinde bir hayalet dolaşıyor – başarısızlık hayaleti. 1879’da iç ve dış baskılar altında, Oneida geleneksel evlilik pratiklerini uygulamaya yönelik oylama yaptı. Bir sonraki yıl, kolektif sahiplik ilkesini terk ederek büyük bir gümüş eşya üreticisi haline gelen bir anonim şirkete dönüştü. Şirketteki hisseler, kuruluşundaki komünal yaşamı karakterize eden eşitliği ortadan kaldıran bir darbeyle üyelerin en başta ortaya koydukları katkılara (ve ayrıca toplulukta geçirilen zamana) göre tahsis edildi. Noyes bu aşamada sürgündeydi, topluluğun cinsel uygulamaları nedeniyle tehdit altındaki yasal işlemlerden kaçmıştı. Bundan sadece otuz yıl sonra ise bu rüya da fiilen sona ermişti.

Neredeyse tüm ütopya toplumları aynı kaderi yaşadı. Reece kitabını bir eylem çağrısı ile bitirmişti: “Bugün yeni bir ütopya yapılanmasına gidebiliriz. Yolları, giderken inşa edebiliriz.” Bu kitapların okuyucuları bu yolun çıkmaz sokak olduğunu düşünmelerinden dolayı mazur görülmelidir. Jennings’in yazdığı beş ütopya bölgesinin hepsi yok olup gitti. Reece’in dolaştığı o kadar yer arasında ise sadece Twin Oaks en baştaki yapısına kısmen benzer şekilde ayakta durmaya devam etti. Tamamen yok olmayan az sayıdaki yerler ise artık turistik yerler ya da burjuva konut yerleşimleri -Reece’in Indiana’daki New Harmony kalıntılarını ziyaret ederken kurduğu ifadeye göre “oyuncak kasaba, orijinal rüyanın sahte bir versiyonu”- haline gelmişti.

Mesele, bu toplulukların sadece hayal ettikleri kalıcı ve çığır açan değişimleri başaramamaları değildir. En parlak dönemlerinde bile bir kemik kitleye asla ulaşamayıp -Trialville (Ütopya)’dan beklenmeyecek mütevazı bir kabulleniş ile- dağınık ve küçük çaplı sosyal girişimler olarak kalmışlardır. Oneida’nın altın çağında 300 kişi ancak vardı. Bir gün Twin Oaks yerleşimlerinde dolaşırken Reece bir adama toplumun kolektivist ekonomisinin ne kadar büyüyebileceğini sormuş, adamın cevabı ise şu olmuştur: “Bin kişiyi geçmeyeceğine eminim.”

“Rahat edebilmeniz için kendi çekiciliğinizde birisi tarafından aranacaksınız.”

Burası ütopyacılar için hassas bir nokta. Başarısızlığın, ütopya fikrinin bizzat özünde olduğu algısı var: -tarih bilincinden tamamen uzak- mükemmel dünya hayali doğal olarak kendi kendini baltalamaktadır. Sonuç olarak bu konudaki literatür, kendini gergin ilmeklerle boğmaktadır. Ütopya çalışmaları alanında oldukça ün sahibi olan Ruth Levitas, ütopyaların uygulanabilirliğini reddeden eleştirmenlerin öne sürdüğü “mükemmellik ve imkânsızlık arasında bir seçim” yapma meselesine karşı savlarını yazmıştır. Reece “toplum olarak, ütopyaların düşüşüne ihtiyaç duyduğumuzu, çünkü bu başarısızlıkların şiddet, eşitsizlik ve adaletsizlik dolu olan baskın ekonomik sistemlerinin kaçınılmazlığını ortaya koyduğunu” düşünmektedir. Kentucky, Pleasant Hill’de artık esamesi okunmayan Shakerslar üzerine düşünürken “aslında başarısız olduklarını söyleyebileceğimiz hiçbir kriter olmadığını” savunmaktadır. Bunun yerine “Geriye dönüp baktığımızda, genişleyen Amerikan kültürünün, ütopyaları yüzüstü bıraktığını söyleyebiliriz.” demiştir.

Elbette her zaman suçlanacak bir şeyler vardır. Ancak bu projelerin seri çöküşü ve düpedüz gerçek dışılığı, Thomas Macaulay’ın Middlesex’te bir dönümlük arsaya sahip olmanın Ütopya’da prens olmaktan daha değerli olduğuna dair istihzasını akla getirmektedir. Gönül ister ki modern dilemmalarımıza çözümler bulmak için umutla ütopyalara bakarak başarılı olmalarına değecek nedenler bulalım. Ancak, akıl gerçeklikten uzaklaşamaz. Bir noktada şu soruyu sormaya direnmek dahi imkânsız hâle gelir: Bu topluluklarda hayat bulan soylu fikirleri bu kadar kırılgan ve cazibesiz kılan şey nedir?

Arthur C. Clarke’ın bu soruya bir yanıtı vardı. “Ütopyalar’daki gazeteler … çok sıkıcı olurdu.” diye yazmıştı “2001: Bir Uzay Destanı” kitabında. Pek çok Doğu Avrupalı ​​yurttaşı gibi iki distopyanın tahribatını yaşayan Polonyalı şair Wisława Szymborska ise daha derin olasılıklara işaret etmektedir. “Ütopya” şiirinde “her şeyin apaçık olduğu”, “vadi üzerinde Sarsılmaz Güven kuleleri olduğu” ve “şaşırtıcı biçimde düz ve sade olan / ‘Şimdi Anlıyorum’ adlı baharda filizlenen Kavrayış Ağacı’nın olduğu” bir adayı yazmıştır. Ancak:

Tüm çekiciliğine rağmen ada kimsesizdi,

Ve kumsallarına dağılmış solgun ayak izleri

Hepsi birer birer denize akıyor.

Burada tek yapabileceğin şey gitmekmiş gibi

Ve dalmak, geri dönmemecesine, derinlere

Dipsiz bir hayata doğru.

Reece’in yolculuğunun başlarında Pleasant Hill’de eşiyle birlikte bezelye ve kızarmış tavuk yedikleri bir an vardır. Garsonun boynunda bir öpücük izi mevcut. Ve bunun üzerine konuşma Shakersların seks karşıtı emirlerine gelir. Reece’in eşi, “Bu çılgınca. Neden böylesine güzel bir yer inşa edip sonra da insanlara burada ilişkiye giremeyeceklerini söylerler ki? Bu hiç tabii değil.” der.

Ütopyacılar konu insan doğasına, hatta hümanizmin herhangi bir versiyonuna geldiğinde şüpheci yaklaşmaya meyillidir. Bizim neyin “doğal” olduğu konusundaki varsayımlarımıza da itiraz ederler. Yine de bu kitaplardaki portrelerin işaret ettiği gibi bu can sıkıcı varsayımlar her seferinde galip gelmektedir. Ütopyalar, filozof Leszek Kołakowski’nin deyimiyle “insan karşıtı”dır.

Seks -daha spesifik olarak bir aile kurma dürtüsü- emniyetli bir savunma hattı olduğunu gösterdi. Bu toplulukların çoğu evlilik ilişkilerini düzenlemeye çalışmıştır. Sadece onlar değil, Çin’in tek çocuk politikasını veya Sovyetlerin evlilik kurumunu ortadan kaldırmaya yönelik çabalarını düşünün. Yelpazenin bir ucunu Oneidalılar ve cinsel komünizm oluştururken tam zıt ucunda ise Shakerslar bulunmaktaydı. Cinsel ilişkileri yasaklayarak Oneidalıların güttüğü aynı kaygıyı -özel bağların toplumsal dayanışmayı gölgede bırakacağını- ortadan kaldırmaya çalıştılar. Her iki yaklaşım da şiddetli rüzgârlara karşı savaşmaktaydı. Oneida, yasalara dayanan tecavüz suçlamalarının altında neredeyse çöktü ve bakirelerin aitliği konusunda tartışmalar yaşadı. Shakersların izlediği yol ise çok açık şekilde, sona yaklaşmanın en kesin yoluydu.

Bugünün ütopyacıları cinsel ilişkiler yerine ekonomiye -özellikle kapitalizmin çöküşünü hızlandırmaya- daha çok ilgililer. Marx ve Engels’in kapitalizmin kendi çelişkilerinin ağırlığı altında çökeceğini öngörmelerinden 150 yılı aşkın bir süre sonra dahi çağdaş neo-Marksistler modern ekonomik sistemin çökeceğine dair inançlarını inatla sürdürmektedirler. Jacobin’de editörlük yapan Peter Frase, önümüzdeki günlerde basılacak olan “Dört Gelecek: Kapitalizmden Sonra Hayat” adlı kitabında şöyle yazmaktadır: “Tüm bu analizlerin başlangıç ​​noktası kapitalizmin sona ereceğidir.” Bu iki hevesi -seks ve ekonomi düzenini yeniden yaratma arzusunu- ütopya projelerinin iki sacayağı olarak düşünebiliriz.

Aslında, Amerika’nın on dokuzuncu yüzyıl kasıtlı toplulukları örneği göstermektedir ki Büyük Buhran zamanında John Maynard Keynes’in “kapitalizmin direnci” dediği olguda temel bir mesele vardır. Bu kitaplardaki ütopyaların neredeyse hepsi, genellikle ortak mülkiyet, merkezi planlama ve gönüllü emek yoluyla yeni bir ekonomi yaratma niyetiyle başlamaktadır. Ancak ne var ki bencillik, açgözlülük, rekabetçilik ve insan kalbinin tüm diğer hastalıkları, suya batmayan mantar meşesi gibi defaatle yüzeye çıkmaktadır.

B. F. Skinner’ın “Walden Two” (1948) kitabından esinlenen Twin Oaks, insanın “pozitif, sağlıklı bir çevre” tarafından biçimlendirilebileceği ve toplumun bireyden üstün tutulabileceğini savunan davranışçı bir perspektif üzerine kurulmuştur. Yine de Reece’in bir Twin Oaks oluşumu olan Acorn Topluluk Çiftliği’ni ziyaret ettiğinde karşılaştığı şey ona, insanın motivasyonunun ve teşviklerinin asırlık ikilemlerinin o kadar kolay üstesinden gelinmediğini göstermiştir: Bazı insanlar işten kaçarken diğerleri ise daha fazla “hesap verebilirlik” ve “herkesin payına düşeni adil olarak aldığı bir sisteme” duyulan ihtiyaçtan yakınmaktadır. Benzer şekilde, Oneida’yı oluşturan iki temel unsur olan cinsel komünizm ve kolektif mülkiyet, karşılıklı bağımlılıklarının kırılganlığından ötürü, hızla birer birer kaybolmuştur. Neticede aile hayatı, kendi kendine yetebilen klancılığın kapısını açmaktadır: ebeveynler çocukları için birikim yapar, kardeşler ve eşler birbirlerini bağlı oldukları topluluğun üzerinde tutar.

Bu tür anlar -ütopya bölgelerinin neredeyse tamamına hâkim olan seks, mülkiyet ve emek konusundaki sürekli gerilimlerle beraber- bu topluluk sakinlerinin, aşırılıklar hususundaki tüm çabalarına rağmen inatla statü peşinde koşan neslini çoğaltan ve esasen bencil yaratıklar olduklarını hatırlatmaktadır. Oneida’nın bir üyesinin topluluğun düşüşüne ilişkin şeffaf bir değerlendirmesinde yazdığı gibi “Toplumsal sorunlardan ders çıkaran herkes seks ve aile ilişkilerinde sahiplenme olgusunun ekonomik anlamda komünizmi ulaşılmaz kıldığını keşfetmiştir.”

Oneida, özellikle sona erme biçimiyle yeniden gözden geçirilmeye değer. Reece ve Jennings, büyük ölçüde kuruluşundan 1880’de bir oluşum haline gelmesine kadar olan dönemi anlatmaktadır, ancak hikâye aslında burada bitmiyor. Oneida’nın yüzyılı aşkın tarihinin daha kapsamlı bir incelemesi, Noyes’in soyundan gelen Ellen Wayland-Smith’in yazdığı “Oneida: From Free-Love Utopia to the Well-Set Table” adlı kitapta bulunabilir. (Topluluğun prensiplerinden olan cinsel ilişkide serbestlik nedeniyle Nayes’in birçok torunu vardı.)

Günlüklerden, kişisel yazışmalardan ve aile hatıralarından derlenen Wayland-Smith’in kitabı canlı ve eğlenceli bir anlatıma sahiptir. Cinsel komünizm, birtakım müstehcen paragraflarda da yerini almıştır. Kitabın bir bölümü “Tirzah Miller seks yapmayı severdi” diye başlamaktadır ve Miller’in günlüğünden bir karşılaşma tasviri ile devam etmektedir: “Aramızda muhteşem bir alevlenme ve arzu vardı… Tamamen tutuşmuş gibiydik. Hemen eve koştuk ve sonra odasına gelmemi istedi. Esrime.”

Ancak kitabın özü, Oneida’nın yıllar içerisinde çok defa yeniden canlanmasına açıklık getirmekte; özellikle radikal uçtaki bir grup olmaktan, orta sınıfın entelektüellik fantezilerine ve sınıf ayrımına hizmet eden büyük bir şirkete dönüşümünü anlatmaktadır. Şirketleşmesinden sonraki on yıllarda Oneida Limited (bugün bilinen haliyle), Wayland-Smith’in ifadesiyle “ekonomik bir güç merkezi ve endüstriyel ilişkiler alanında bir lider”, Amerika’nın en kazançlı gümüş mal şirketlerinden biri olmuştur. Başlangıçta bu şirket, oldukça tatmin edici ücret ve daha pek çok imkân sunarak ilk günkü idealizminin bazı işaretlerini korumaya çalışmıştır. 1960’lara gelindiğinde, bir “verimlilik uzmanı” getirilip şirket New York Borsası’na kote olduğunda, başlangıçtaki prensiplerinin izleri dâhi neredeyse kalmamıştı. 1980’ler ve takip eden yıllar, yöneticiliği profesyonelleştirme çabaları ve şirketlere borç yükleyen bir dizi satın alma işlemlerine şahitlik etmiştir. Tahmin edilebileceği gibi tüm bunlar 2006’da iflasa yol açmış ve Wayland-Smith’in yazdığına göre işçilerin emeklilik planlarından birinin feshedilmesiyle şirket kapanmıştır. Buradan da Oneida’nın kurucu idealizminin artık “alay konusu olduğu” sonucuna varmıştır.

Bu geçiş -radikalizmden gelenekselliğe, komünal sosyalizmden saldırgan korporatizme- biraz iç karartıcı olsa da büyüleyici bir okuma sağlamaktadır. Wayland-Smith’in kayıtlarının genişletilmiş versiyonunda ütopyayı asimilasyon ve açgözlülük ile dört bir yandan saldırıya uğramış olarak görmekteyiz. Ancak bu hususi hikâyenin tüm özgünlüklerine karşın büyük resme bakmak daha anlaşılır gelmektedir. Wayland-Smith, “orijinal rüyanın ardındaki enerji ve hayal gücünün yitiminden”, “orta sınıfın zavallılığından” ve “konformizminden” yakınmaktadır. Gerçekten de bu kitaplardaki ve tarih boyunca var olan çoğu ütopyanın yörüngesi bu şekilde olmuştur.

Burada Oneidalıların boşa kürek çektiği nokta; bugün tek eşliliğe, hanedan ailelerine ve merkantil kapitalizme doğru sürüklenen Oneida’nın başından itibaren insan doğasını değiştirmeye çalışmasıydı. Arzularımızın dairesi, insani temayüllerimizin karesiyle kolay kolay bağdaşmaz. Tekrar tekrar hem iyimser hem inatçı, hem övgüye şayan hem de biraz ahmakça bir şekilde ütopyaların bugün aynı kaçınılmaz hedefe doğru uzun ve dolambaçlı bir yol izlediği görülmektedir.

Ütopyalara haksızlık mı ediyorum? On yıllarını bahsettiğim kitaplardakine çok benzer bir kasıtlı toplulukta yaşayarak ve çalışarak geçiren bir tanıdığım bir defasında bana ütopyanın tamamen bir perspektif meselesi olduğunu söylemişti. Açıkça ifade edilmiş nihai hedef her zaman ulaşılamaz kalır. Ama yine de bu hedefe ulaşmaya çalışırken birçok fayda elde edilebilir. Küçük zaferler, nihai başarısızlığa giden yolu belirler. Ütopya her zaman yüksek beklenti baskısına karşı duyarlıdır; ancak zafere mi hezimete mi odaklanılacağı kişiden kişiye göre değişir, demişti arkadaşım.

Bu, Reece ve Jennings’in ve yeni sol yoldaşlarının bakış açısına da yakın görünmektedir. Jennings, “ideal bir polisin tek beklentisi . . . bir yurttaşlık hareketidir.” diye yazmıştı. Reece de ona ütopyanın “daima kaybolan bir ufuk” olduğunu söyleyen bir adamı alıntılayarak tasdik etmektedir. Bu görüşe göre, Jacobin‘de son zamanlarda yayınlanan bir makalede ifade edildiği gibi ütopya “bir istikametten ziyade bir tasarıdır.” Adaletsiz ve müphem bir çağda yaşıyoruz, diyecek gibi görünüyor zamane ütopya heveslileri. Elbette on dokuzuncu yüzyıl topluluklarının bize alternatifler hayal etme cesaretini göstermek tarihin kaçınılmaz seyri gibi görünen şeyi kesintiye uğratmak konusunda öğrettiği çok şey var.

Ütopyalarda her zaman olduğu gibi duygusallık telafi edilemez. Düşlemek işin kolay kısmı. Asıl endişe verici olan tahayyülden sonra gelen şey, yani Ernst Bloch’un “soyut ütopya” olarak adlandırdığı şeyden “somut ütopya”ya geçme hareketidir. Günümüz ütopyacıları, tarihin öğretilerine karşı kör değillerdir. Birçoğu insan doğasının getirdiği sınırlılıkları görmekte ve ütopyanın her zaman kötülükle beyhudelik arasında gidip geldiğini kabul etmektedir. Yine de en azından örtük olarak ütopyanın bedelini -köklü değişikliklerde aksamalar, bütünsel revizyonun kaçınılmaz kargaşasını- ödemeye değer buluyor gibi görünmekteler. Mao’nun dediği gibi “Devrim bir akşam yemeği partisi değildir.”

Peki ya başka bir yolu olsaydı? Ya şiddet ve hayal kırıklığı olmadan ve daima ütopyalara eşlik eden o oyun sahnesi olmaksızın kalıcı bir değişim gerçekleşebilseydi? Ya önümüzdeki yol aslında büyük bir sıçrayış değil de -George Eliot’un “meliorizm” dediği- zorlayıcı, meşakkatli ve alelade bir aşamalı değişim ise?

Var olanın üzerine inşa etmek yerine mevcut olanın silinmesi gerektiği inancı ütopyacıların pragmatik ilerlemeci yaklaşımlarına dair suçlamaları körüklemektedir. Bu durum, reformizmin gücünü küçümsemelerine sebep olmakta, değişim ve reformun tereddütlü ve çoğunlukla akıl almaz bir şekilde olsa da gerçekleşmekte olduğu hakikatini gizlemelerine yol açmaktadır. Son on yıldaki büyük gelişmeler –örneğin, demokrasinin yayılması ya da aşırı yoksulluğun yarıya inmesi yahut kadınların ve LGBT haklarının artması gibi- bunlar ütopyacılığa atfedilebilir. (Gerçekten de bunların ilki, yirminci yüzyılın en önemli ütopya projesinin çöküşüyle birlikte edinilmişti.) Mükemmelliği değil iyileştirmeyi hedefleyen insan doğasının aşırılıklarını yok etmek yerine onu politika ile uzlaştırılması gereken bir öncül olarak kabul eden meliorizm daha uzun ve daha kalibre bir yaklaşımı zorlamaktadır. Beklemeyi sevmeyenler için uygun bir yol değil ama tarihsel gerçekliğin de bu yönde bir hükmü olduğunu unutmamak gerekir. Ütopyacıların anlatacak çok daha iyi hikâyeleri var, melioristler bizlere daha iyi bir dünya bırakacak.

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
Share on telegram

Başka Yazılar

Haftalık Bültene Katılın

Her hafta pazar günü dilsosyal’de yayınlanan içerikleri kısa özetler halinde size yollayalım.

*Her e-postanın altında bulunan “Abonelikten Ayrıl” butonunu kullanarak dilediğiniz zaman abonelikten ayrılabilirsiniz.