Uyuyan Adam

“Şeyler”de Pérec bize tüm sosyal normlardan, günlük yaşamdan ve kurumlardan kopuk gerçek bir yalnızlık deneyimi yaşatır.

Çevirmen: Yeşim Ebru Bağcı

Editör: Erhan Köş

Sayfa Düzeni ve Tasarımı: Erhan Köş

Uyuyan Adam

“Şeyler”de Pérec okurlara tüm sosyal normlardan, günlük yaşamdan ve kurumlardan kopuk gerçek bir yalnızlık deneyimi yaşatıyor. Uyuyan adam…

Çevirmen: Yeşim Ebru Bağcı

Editör: Erhan Köş

Sayfa Düzeni: Erhan Köş

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
Share on telegram

Yeşim Ebru Bağcı, İstabul Üniversitesi Fransızca Öğretmenliği son sınıf öğrencisi. Fransızca/Türkçe tiyatroyla ve çeviriyle ilginiyor.

Erhan Köş, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji lisans öğrencisi. Aktör odaklı sosyal teoriler üzerine araştırmalar yapıyor. 

Sayfa Düzeni ve Kapak Tasarımı
Erhan Köş

300 kelime

1965 yılında ‘Şeyler’ adlı eserini yayımladıktan ve aynı yıl Renaudot Ödülünü kazandıktan sonra Georges Perec, 1967’de yayımlanan ‘Uyuyan Adam’ adlı romanında adını bilmediğimiz, sınavlarına girmemiş ve hayattan elini ayağını neredeyse tamamen çekmiş 25 yaşındaki genç bir adamın içine düştüğü mutlak kayıtsızlığı betimlemiştir. “Uyuyan Adam”da kendini unutmanın ve yaşamayı reddetmenin başlangıcı yer alır.

Pérec, “Şeyler”de bize tüm sosyal normlardan, günlük yaşamdan ve kurumlardan kopuk gerçek bir yalnızlık deneyimi yaşatır; kışkırtıcı ve boğucu bir ‘sen’ kullanarak hayattan elini ayağını çekmiş genç bir adamın portresini çizer:

Oturuyorsun ve sadece beklemek istiyorsun, sadece bekleyecek, başka bir şey kalmayıncaya kadar bekleyeceksin.

Kendine karşı kullandığı bu “sen”li hitap şekli ona dünyaya karşı mesafe koyma imkanı verir. Bu hitapla karakter varoluş bilincinden de uzaklaşır. Sadece gördüğü şeyi düşündüğü için beden ve düşüncenin sınırlarını aşar: Gözler,  gözlemler vardır ama artık yaşamıyordur.

Un Homme qui dort, 1974.

Adam yavaş yavaş yalnızlığa gömülür ve mutlu bir kayıtsızlık belirir. Geriye kalan tek şey olaylar, sesler, gece ve gündüzün geçişidir. Geride hiçbir şey bırakmaz, artık kimseyi görmez, evinde gürültü yapmaz, varoluşuna dair hiçbir kanıt bırakmaz, her sesini ve hareketini dikkatle dinlediği komşusunun hayatını ve hareketlerini saatlerce hayal ederken artık kendi varlığı tahayyül dahi edilemez bir hâl alır.

Artık hiçbir şeyin önemi yok ya da anlamlar sonsuz bir düşüncede, Paris’te farelerin duvarları takip ederken gözden kayboldukları gibi kayboluyor. Bir gölge gibidir orada ama özgürdür. Kayıtsızlık romanın merkezindedir:

Kayıtsızlık dili eritiyor, işaretleri bulanıklaştırıyor. Sabırlısın ama beklemiyorsun, özgürsün ama seçim yapmıyorsun, müsaitsin ama hiçbir şey seni harekete geçirmiyor.

Topluma bakış açısı endişe vericidir çünkü basit bir eylemle ya da daha doğrusu bir jestin yokluğuyla yazar kendisini toplumdan tamamen koparır (dil yavaş yavaş kaybolur, arkadaşları kapısını çalmayı bırakır ve sonra zaman kavramı, fayda ve amaç kavramları da ortadan kalkar). Gündelik normlar daha sonra tüm kırılganlıkları içinde ortaya çıkar ve insan varoluşsal boşluktan kaçmak için inşa edilmiş yegane sığınak gibi görünür.

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
Share on telegram

Başka Yazılar

Haftalık Bültene Katılın

Her hafta pazar günü dilsosyal’de yayınlanan içerikleri kısa özetler halinde size yollayalım.

*Her e-postanın altında bulunan “Abonelikten Ayrıl” butonunu kullanarak dilediğiniz zaman abonelikten ayrılabilirsiniz.