Felsefe

Zamanın Doğası

Zaman kavramını çoğunlukla süre ile karıştırmaya meyilliyizdir.

23 Eylül 2021

zaman
Unsplash, Kunj Parekh.

“Zaman, herhangi bir öznel eğilim altında bükülmeyen sonsuz bir kum saati gibi görünür.” demiş Jordan Benton. 

Alexander Holmes’un buna yanıtı ise şöyle: 

“İlk bakışta, tüm çevremizin evrimini anlaşılır kılmak adına bize yardımcı olan sadece bir insan kavramı olduğu için, zamanın var olmadığı söylenebilir ama gerçekten de bu öyle mi? İnsanlığın trajedisi; zamanın bir yandan yaşamlarımız için gerekli olması ve yaşamlarımızda büyük bir yere sahip olması, ancak yine de zamanın anlaşılmasının zor olmasıdır. Geçmiş, onu elimizde tutmak istediğimizde artık burada değildir; şimdiki zamanı da yakalamak mümkün değildir; gelecek ise henüz var olmamıştır. Bu nedenle, zamanı dönüştürmeden tasvir etmek imkansızdır çünkü Bergson’un belirttiği gibi: “Zaman ancak onu görünür kılan uzamsallaştırma yoluyla kavranabilir”. Zamanın kısa, uzun, hızlı veya yavaş hareket ettiği izlenimi yalnızca öznel algılarımıza bağlıdır. Kısacası, bizler zamanda adı yazılı geçici varlıklar olduğumuz için, onu kendimize nesnel olarak, yani kendi dışımızda somutlaştıramayız. Zamanı sadece kişisel deneyimlerimizle birlikte ondan elde ettiğimiz algıyla somutlaştırırız.

Zamanın Bir Tanımı

20. yüzyıl edebiyatının önde gelen romanlarından biri olan, 2.000 sayfadan uzun “Kayıp Zamanın İzinde” adlı kitabın yazarı Marcel Proust, uzun vadede araştırılan tüm anlamların aslında değerden yoksun olduğunu keşfetmek için hayatın farklı anlamlarını araştırmıştır. Proust, bu gerçeğinden yola çıkarak insanlığa en zararlı şeylerin bıkkınlık ve alışkanlık olduğunu tespit etmiştir.

Yetişkinler olarak rutin ve oldukça sıradan yaşamlarımız bizi dünyanın güzelliğini görmemizi engelleyen kasvetli bir varoluş kavramıyla sınırlandırıyor. Marcel Proust için, aranan bu anlamı yeniden keşfetmeyi mümkün kılan çözüm sanattır çünkü sanat, bize dünyayı bir çocuğun kamaşan gözlerinin ardından algılama imkanı sunar. Çocuk, duyulara karşı masumiyeti sembolize eder. Bakışları, yetişkin dünyasının neyi kaybettiğini ve neyi boşuna aradığını keşfeder. Geçmişi olmayan gençler gibi bu bakış da bugünü ilk kez keşfetmiş olur.

Jacques-Émile Blanche tarafından yapılmış Proust portresi.

Marcel Proust’un düşüncesini desteklemek adına, zaman konusundaki fikirlerinde kısmen ona ilham veren filozof Henri Bergson’a göz atmamız gerekir. 

Değişmez Nitelikler

Zaman, herhangi bir miktar veya ölçü hariç, heterojenliği ve sabitliği ile tanımlanır. Zaman, herhangi bir öznel eğim altında bükülmeyen sonsuz bir kum saati gibi görünür.

Sadece biz insanlar doğum günleri, tatiller veya anma törenleri ile geçen zamanı işaretliyoruz. Ancak zamanın gerçek doğası, kendisiyle özdeş kalmaktır. Zamanın, kediniz veya köpeğiniz için başka hiçbir şeyden daha fazla anlamı yoktur. Biz, kum saatinin içerdiği mesafe arasında yalnızca kum taneleriyiz ama aynı zamanda başkaları için önemli olabilecek tanecikler…

Müzik dinlerken her notayı ayrı ayrı değil, melodiyi bir bütün olarak algılarız.

Zamanın kendisini değil, uzamsal deneyimi tasvir ettiklerinde, değişimi ve değişimin ölçümünü zaman olarak düşünme eğilimindeyizdir. Bu nedenle Bergson, zaman kavramından ayırdığı süre ilkesini ortaya koyar:

Süre, hepimizin öznel olarak hissettiği ve bizi insan olarak tanımlayan sürekli bir yenilik akışıdır. Hatırlanması gereken en önemli şey, süreyi bölümlere ayıramamamızdır. Süre, bölünemez ve tektir. Eğer süreyi bölümlere ayırırsak, bu, süreyi uzamsallaştırmak olur. Bu da bizi, uzay-zaman ilkesine geri getirir.

Müzik dinlerken her notanın birbirini takip ettiğini, melodinin bir bütün olduğunu hayal ederiz. Partisyon, birbirini takip eden notaları gösterir. Bununla birlikte partisyonu daha yakından incelersek, bir partisyonun notalardan ve aynı zamanda notaların arasındaki sessizlikten oluştuğunu görürüz. “Sessizlik + notalar = partisyon” adı verilen bir bütün… Bir partisyonun notalar kadar sessizlikten oluştuğu gibi, hafıza da anılar kadar unutuştan oluşur.

“Küçük madlenler, Proust'u çocukluk anılarına götürür.” -Jonathan Pielmayer

Marcel Proust’un en ünlü sembollerinden biri küçük madlenlerdir. Kayıp Zamanın İzinde’nin bir cildinde, bir fincan çay ona, onu çocukluğuna götüren, unuttuğu muhteşem bir keyfi yeniden keşfetmesine yol açacak bir zevki hatırlatır. Yazarın çocuklukta takdir ettiği şey, basit bir manzara ya da madlen olsun, keşfettiği her şeyde hissettiği bu şaşkınlıktır. O, madleni unuttuysa bile, madlen onun bir parçası olmaya devam etmiştir. Madlen, çay sayesinde ona hatıra olarak geri dönmüştür. Bir melodi ne kadar unutulsa da, tekrar duyduğunuzda sizi çocukluğunuza götürür. O halde hafıza, hatıraların bir toplamı değil, bir bütündür. Küçük madlenler de Proust’un belleğinde bu şekilde bir iz bırakmıştır.

Elealı Zeno'nun Paradokslarından Biri

Ok paradoksunda, uçan bir ok hayal ederiz. Her an, bir konumdadır. Zaman birbirini izleyen anlardan oluşuyorsa ve her an zamanın durduğu bir ansa, zaman yoktur. Bu nedenle, ok her an hareketsizdir ve hareket edemez, yani hareket imkansızdır. Elealı Zeno, hareketlilik içinde hareketsizliğin varlığının altını çizmiştir. Bu paradoks, hareketliliği oluşturan hareketsizliklerin birlikteliğine dayanır. Beş yaşında çekilmiş bir fotoğrafımız, şimdiki hareketli hayatımızla karşılaştırdığımız andan itibaren sadece hareketsizliği yansıtacaktır. 

Zaman, yaşamlarımızda kendini gösteren ve sürekli değişken bir akışı olan sürenin karşısında durur.

Sonuç olarak, zaman vardır, bütündür ve sabittir. Onu kontrol edemeyiz. Ele geçirilemezdir, zamanı yakalayamayız. Zaman, asla durmayan bir nehir gibidir. Yaşamlarımızda tezahür eden ve “zaman” dediğimiz şeyle karıştırdığımız “süreyi”, sürekli değişken olan bu akışı, birbirinden ayırmalıyız. Sekiz yaşındayken beklemek dayanılmazdı fakat büyüdükçe bu his giderek azaldı. O zamanlar, zaman ne daha kısa ne de daha uzundu. Sonuç olarak, olayların süresine ilişkin algımız özneldir. Bu nedenle zamanı, geçmiş ve gelecekteki olayların akışı olarak algılarız. 

Bununla birlikte, var olan her şey her zaman içimizde mevcuttur çünkü farkında olsak da olmasak da zamansal varlıklarız. Hatıralarımız, bugüne getirdiğimiz belirli anlar ise, unutmadığımız hiçbir şey bizi etkilemeyi ve yaşamlarımıza göre bir varoluşa sahip olmayı bırakmaz. O zaman, hafıza unutulmaz veya hatırlanmaz, ikisi aynı anda olur. Bütünü oluşturan bir müzikte, her nota ile notaların arasındaki sessizlik gibi…

Paralel evrenlerden de bahsedebiliriz. Daha doğrusu, geçmişten geleceğe giden doğrusal bir anlayıştan ziyade, dördüncü bir boyutu ima eden evren çizgileri… Kelebek etkisi veya kuantum dolaşıklığı gibi. En nihayetinde, “Deja vu” beyin tarafından üretilen bir illüzyon olmayabilir.

Çevirmen
Sema Gürlük
Editör
Melani Konca
Tasarım
Serra Özel
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Haftalık Bültene Katılın

Her hafta pazar günü dilsosyal’de yayınlanan içerikleri kısa özetler halinde size yollayalım.

*Her e-postanın altında bulunan “Abonelikten Ayrıl” butonunu kullanarak dilediğiniz zaman abonelikten ayrılabilirsiniz.